Gönül Yarası*

Bu kaçıncı günü hiç uyumadan doğuruşum bu hafta bilmiyorum. Son bir haftadan beri uyku yok bana. Beril’deyim. Gün ağarmak üzere. Kuşlar cıvıldıyor. Tek bir insan dahi yok dışarda. Ben balkonda. Fonda Hüsnü Arkan, Cem Adrian Gönül Yarası söylüyor. İçim ağırlaşıyor. Dünya ağrısı çöktükçe çöküyor. Hafiften rüzgar esiyor. Bedenim üşüyor. Ürperiyorum. Gözlerim doluyor. Hayatı düşünüyorum.

Gelenleri , gidenleri. Bıraktığım işi, ailemi , arkadaşlarımı, ne olursa olsun yanımda duranları, eski aşkları. Tek başınalığımı. Güçlü olmaya çalışma çabamı. Yorgunluğumu… İçimin ağrısını.

Anlamaya çalıştıkça mananın kayboluşunu. Nesnelere, eşyalara, insanlara yüklediğim anlamları. Hayal kırıklıklarını, cam kesiklerini, yara izlerini. Derinlerde çığlık çığlığa koşan vahşi kadını. Gelmişi, geçmişi, gelmeyeni, geleceği… binbir soru ve hep soru işaretleri.

Yumuşak yanları, sivrilen uçları, törpülenen huyları, eski alışkanlıkları. Yazılmayan mektupları, yazılan ama yayınlamaya korktuğum yazıları, gönderilmeyen mektupları, el yazısı ile yazılan sayfalar dolusu yazıları, şarkı sözleri, kürdili hicazkâr makamını…

Yüreğin sancısı, göz yaşları. Yolları, yılları, 36 yaşı. Kedim Lola’yı. Maviyi, sarıyı, yeşili ve kırmızıyı. Memleketi ve İzmir’i. 18 yılı. Hayatın anlamını. Kendi karmalarımı.

Göz göre göre , gözünün içine baka baka göz kırpılmadan söylenen yalanları, bu saçma vurdumduymazlığı, yozlaşmayı.

Zamansızlığı, zamanla kovalamaca oynayışımızı. Bana değenleri ve benim değdiklerimi, dokunabildiklerimi. Değmek isteyip değemediklerimi. Dokunmak isteyip dokunamadıklarımı.

İsyanları, içteki yangınları. Küle dönmüş yüreği. Renkli ojelerden haz etmeyenleri. Seni değiştirmeye çalışanları, benim değiştirmek için yıllarca boşa kürek çekişlerimi. Hep aynı yerden yenilen golleri.

Umudu, hiç bitmeyen hayalleri. Ne olursa olsun ne yaşanırsa yaşansın uslanmayan ve hep çocuksu bir neşe taşıyan kalbi.

Güneşin doğuşunu, ayın döngülerini. Gezegeni. Yağmurun ve toprağın kokusunu. İlkbaharı, yazı, sonbaharı ve kışı. Tüm mevsimlerden geçişi. Denizin mavisi, dalgaların keyfi.

Sessizliği. Dinginliği. Hiç konuşmadığım inzivaları. Yüzleşmeleri, kaçışları. Kabul sunup özgür bırakılanları. Özgür bıraktığını sanıp bir türlü vazgeçemediklerimizi, tutunduklarıımızı. bir kuşun kanatlarını.

Aldığım ve verdiğim nefesi, doğa anayı, gök babayı. İçimdeki vahşi kadını. Coşturup dalgalandıran şarkıları. Kalbin sesini. Kalbin ellerini.

Tüm yaşamı. Son altı ayı. Değişeni ve bir türlü değişmeyeni. Ne yaparsan yap olmayını. Vazgeçişleri. Pes edişleri. Hayatın ucundan yakalama çabalarını. Kalkıp düşmeleri. Düşüp kalkmaları.

Şiirleri. Yazıları. Edebiyatı. Kalbinden öptüğüm canım şairleri ve yazarları. Kütüphanedeki okunmuş ve okunmayı bekleyen onca kitabı.

O incecik sızıyı. Hayatın acısını. Acıya teslim olunca ardından gelen ferahlığı. Her şeyin birbiriyle denge ve tezatlığı.

En nihayetinde insan olmayı. İnsan olma hallerini ve insana dair her şeyi.

Sadece durdum. Sustum. Zihin, kalp ve ruhtan geçenleri izledim.

Sevgimle

Pelokız

Gönül Yarası -Hüsnü Arkan / Cem Adrian

Ağlamak Güzeldir*

Gün ortası. Mutfaktayım. Biraz çiçeklere baktım. Kurumuş yaprakları topladım. Biraz konuştum. Besledim ve beslendim. Balkon kapısı açık. Sesler yükseliyor boşlukta. Sesler birbirine karışıyor. Bir adam bağırıyor uzaktan. Bir şey satıyor belli ama ne sattığı anlaşılmıyor. Kuşlar cıvıldıyor, iki tane karga gaklıyor. Araba ve motorsiklet sesleri. Bir de ağaçların kollarının rüzgarla dans etme sesi. Hep aynı anda hepsi ayrı ayrı. Hepsi bir anda var olup yok oluyorlar. Boşluk başka seslere gebe oluyor. Yakındaki inşaattan gelen sesler. Kalbimin sesi … ve zihnimdeki sesler dalgalanıyor.

Kombucha koydum içiyorum. Bir yandan yazıyorum. Az önce Netflix de Unutulmaz Aşk diye bir film izledim. Ağlamaktan yoruldum. Film ve dizi izlerken hala ağlıyorum. Siz de ağlayan eşraftan mısınız benim gibi?

Ağladıkça bir zamanlar bana ‘neden ağlıyorsun ki bu bi dizi ya da film’ diyenlerin sesi yankılanıyor kulaklarımda ve görüntüleri cisimleşiyor gözlerimin ucunda. En sinir olduğum sorulardan bir tanesi diye düşünüyorum. Neden ağlıyorum? Dizi ya da film olduğunu ben bilmiyor muyum? Ağlıyorsam vardır bir sebebim. Belli ki bi yerime dokunmuş değil mi? Halbuki bu soru yerine sıcacık bir tebessüm ve sarılma tek istediğim. O an’ki duyguma yoldaş. Biraz şefkat ve anlayış sadece. Neden ağlıyorsun???? Bilmem…

Ağlamak güzeldir de ondan olabilir mi? İç temizlenmesi sanki. Bardaktan boşanırcasına ağladığım günler aklıma geliyor. Sebepli sebepsiz.

“ Ağlama lütfen” “ Ben ağlayanları sevmem” “Ağlamak hiç yakışıyor mu sana?” “ Erkekler ağlamaz ama” “Amma da çok ağladın” “İyi tamam ağla ben gidiyorum” …… bir sürü cümle zihnimde dolaşıyor. Hepsini işittim bir zamanlar.

Ne büyük baskı düşünsenize. Doya doya ağlamana bile karışılıyor. İzin verilmiyor. Batsın bu dünya :))

Çok şükür ki artık ‘ağlama’ diyenlerim yok. Aksine ben ağlarken sırtımı sıvazlayıp, sarılan arkadaşlarım çok.

Ve unutmayın ağlamak güzeldir ve erkekler de ağlar , hatta ağlamalı … Ağlayamadıkça taşlaşmaz mı insan hiç? Taşlaşmamak için gönlünce ağla sevgili dostum. Kimse yoksa bana haber et. Ben gelirim, ağlarım seninle. Elinden tutar yanında dururum öylece…

Sevgimle

Pelokız

Sezen Aksu-Ağlamak Güzeldir*

Noktalama İşaretleri

Balkondayım. Rüzgar inceden yumuşak esiyor. Saçlarım havalanıyor dağılıyor. Bedenim ürperiyor biraz. Tenimde havanın ipeksi dokunuşu hoşuma gidiyor. İnce giyinmişim. Ama içeri gidip de üstüme bir şal alasım da yok hani. Gökyüzü gri, beyaz ve mavinin dansında. Yağmurun eli kulağında. İndirdi indirecek her an. Öyle görünüyor. Güneş bulutların arkasında çok uzakta. Senin gibi…,

Sokağa çıkma yasağı olan bir haftasonundayız yine. Sabah 07.30 da gözlerimi açtım güne. Rutinlerimi yaptım. Annem ablam ve ben görüntülü kahve bile içtik. İzmir Diyarbakır Adana hattında.

8 Haftalık Mindfulness Meditasyon eğitimim için öğrencilerimle buluştuk. 14.30 gibi bitti. Mutfağa giriştim. Yemek vakti.

Yemekler pişedurarken balkona çıktım. Bir kadeh şarap koydum. Kan kırmızı tatlımsı. Ekşi buruk tatlardan ziyade tatlı ezgilerden yana kullanıyorum tercihimi. Beyaz şarap da içemiyorum artık. Vata beden tipim dolayısıyla.

Aşağıdaki parkta banklardan birinde orta yaşlı bir amca oturuyor. Saçları dökülmüş keli de ağaçların arkasına saklanmış. Beyaz kısa kollu gömlek, siyah pantolon, kahverengi ayakkabılar. Maske takmamış 🙂 Rodin’in Düşünen Adam heykeli gibi duruyor. Sağ eliyle sigara tüttürüyor. Bir yandan da sol eliyle telefonuna bakıyor. Dertli gibi…,

Fonda Birsen “Balıkesir” söylüyor. “Seni sevdiğimden gelirim ben bu yere” …, Memleketin geliyor aklıma. Bir insan hakkında ne kadar çok ayrıntı bilirsen , mana o kadar derinleşiyor.

Bir zamanlar altında beraber gözyaşları döktüğümüz ağaca ilişiyor gözüm. Yıllar yıllar ve yıllar boyunca büyüdü gözümün önünde zihnimdeki hatırası ile hem de…,

Bu sırada Güneş yakınlaştı güldü yüzüme. Dokundu tenime. Minicik bir aralık bulup öptü yanağımdan. Gözlerimi kıstım mutluluktan. İçim sımsıcacık oldu. Uçuştu kelebekler kalbimde..,

Ve

Üç nokta

Virgül

Ünlem

Soru işareti

Den den

Boşlukta asılı kaldılar…

Öylece…,!?””

Sevgimle

PeloKız

Birsen Tezer Balıkesir

Yarım Kalan Aşk?

Arabadayım. Altınyol’da. Bornova’dan dönüyorum. Beril’den. Nehir Bilge ve Deniz Bilge’yi gördüm. Kuzuşlar iyi geldi. Öpüp koklayıp sarılamasam da , Pelin Teyzeeeeee deyişleri dahi yüreğimin en derinine dokunuyor. Sahi ben teyzeyim. Uzun zamandır hamişlerimin doğurduğu bebeklerin de Teyzesiyim. Teyzelik mertebesini seviyorum. Yaş aldığımdan heralde. Anca Teyze olacağımdır abla olacak halim yok ya 😉 Çocuklarla beraber sulu boya dahi yaptık. Çizgi film izledik. Şirinler. Gargamel’in Şirine’yi nasıl Şirine yaptığını Nehir’den öğrendim. 🙂

Eve dönüş yolunda bir çiçekçiğe uğradım. Tam altı adet sukulent, iki adet reyhan ve bir adet ortanca aldım. Atladık arabamıza evimize yol alıyoruz. Yola çıkan elbet varırmış, yoldan çıkan hiç bir yere varamazmış. Radyo açıktı , istek şarkı faslında bir kızın sesli mesajı var. Şöyle diyordu “ Yarım kalan ve tamamlanmamış ama bitmek zorunda kalan tüm aşklara , aşıklara gelsin sıradaki şarkı”. Zihnimde bu cümleyle birlikte çanlar çalmaya başladı. Sorular yağmaya başladı. İçime içime.

Yarım kalan ve tamamlanamamış bir aşk olur muydu? Ölümden gayrı hayattaysak ve bir aşk bitmişse , zorunlu bitişler olur muydu ki hiç? Yoksa zaten bitmesi gereken bitmiyor muydu? Bitmesi gereken bitiyorsa yarım kalmışlık olur muydu ki bu? Aşk gerçekten varsa bitmezdi ki. Bitmişse bu zorunlu bir bitiş nasıl olabilirdi? Severken ayrıldık vs şarkıları da var ya. Severken aşıkken neden ayrılık olsundu? Gerçekten sevmek neydi? Gerçekten aşk neydi? Sanma’larımız hakikatten uzaklaştırmaz mıydı bizi? Aşk sandığımız, sevgi sandığımız deneyimler yaşıyorsak neden yanıyorduk her ayrılık sonunda? Tutuşmuyor muydu eller her ayrılıktan sonra, kalbimiz acıyordu. Nefesimiz kesiliyordu. Bunlar neydi peki?

Gerçekten seven ve gerçekten aşık olan iki insan birbirine sahip çıkmaz mıydı? Eğer bitiyorsa o zaman sevgi ve aşktan bahsedebilir miydik?

Seven vazgeçer miydi?

Seven iki kalp birbirlerini geride bırakabilirler miydi?

Geride kalıyorlarsa bitmiş olmuyor muydu aşk?

Kafamda deli sorularla , zihnimde dönen bu cevapsız belki de anlamsız düşüncelerle eve geldim.

Ayurvedik yemek pişirdim , bir güzel yedim. Yeni çiçekler balkonda yeni saksılarına yerleşmek için beni bekliyorlar.

Lola evin içinde bir ordan bir buraya koşturup duruyor. Arada yanıma geliyor , suratını yemek istediğim bakışıyla bana bakıyor.

Gün akşama dönmeye hazırlanıyor.

Efkar vakti geliyor.

Bu saatlerde bi efkarlık şarkı hakkım var. Yeni rutinim. Eskileri yad edip teşekkür ediyorum. Hatılar arasında dolanıyorum. Zihnimde fotoğraf kareleri…

Ve yine dönüp dolaşıp yuvama dönüyorum. Dinlenmek ve dinlemek için. Duyabilmek için. Hissedebilmek için. Görebilmek için. Kokusunu alabilmek için, tadını hatırlayabilmek için.

Sahi Aşk’ın bir tadı bir kokusu olabilir miydi?

Sevgimle

Pelokız

Ortanca, Bornova’dan dönerken

Geçiciliğe

Dün gece annemin rüyamda öldüğünü gördüm. Ve uzunca aradan sonra sen de rüyamdaydın. Seni arıyorum rüyamda, annem öldü diyorum. Gelmiyorsun…, hiç gelmediğin gibi rüyamda dahi gelmiyorsun. Ağlıyorum deli gibi rüyamda. Rüyamda dahi içimin acıdığını, gözyaşlarımı derinden hissediyorum.

Güne böyle bi rüyayla başladım. Uyandığımda şaşkındım. Günlük rutinime döndüm çok düşünmeden rüyayı. Lakin içim bi garipti.

8 haftalık Mindfulness Meditasyon eğitimimin 4. Buluşması vardı. Çok keyifli geçti. Bu haftayı da devirdik. Zaman ne hızlı akıyor yoksa bana mı öyle geliyor bilemiyorum.

Dışarı çıkmak yasak olmasına rağmen darlanınca , aşağıda bi tur attım döndüm tekrar eve. Bi kadeh şarap koydum güzelce içtim. Venüs retroda olunca geçmişe gitmek kolaylaşıyor.

Fotoğraf temizliğine giriştim. 2018 yılından bir yazışmaya denk geldim. Bende kalan tek hatıra. Ağlamaya başladım. Hıçkıra hıçkıra. Salya sümük. Hırnikli şorrikli oldum yani Diyarbakır lehçesince 🙂

Uzundur bu kadar ağlamamıştım. Şu an iki gözüm davul gibi şiş, burnum tıkalı ve yüzüm şiş. Tahmin ediyorsundur. Ağlamaya bi başlasam durduramaz kimse. Çok ağlayınca yoruldum ağlamaktan. Beril’e yazdım. Ah Berom iyi ki varsın. Geçecek dedi. Geçiyor evet.. Çoktan geçmişti zaten. Hayat bazen şaşırtabiliyor bir fotoğrafı önünüze düşürerek.

Ne olursa olsun ne yaşanırsa yaşansın geçecek, illa ki geçiyor.

Bu satırlar sanırım bu enerjiden doğdu. Şu an çok daha iyiyim.

Geçiyor, geçecek…

Instagrama bi fotoğraf yükledim ve altına şunu yazdım :

“Sımsıkı sıcacık sarılmaları özledim, kucaklamayı ve kucaklanmayı özledim… kucakların içinde kaybolup başımı gömüp o sıcaklığı hissetmeyi özledim. Dokunmayı, dokunulmayı özledim. Temasın, dokunmanın ve dokunulmanın o mucizevi şifasını özledim. Öpmeyi özledim, mucuk mucuk , ıslak ıslak kimi zaman… Özledim. Fütursuzca, kaygılanmadan arada mesafeler olmadan öpüşüp koklaşıp sarılmayı…, ne önemli değil mi? Kaybedince anlıyoruz biz insanoğlu… geçiştirdiğim sarılmaları ve öpüşmeleri düşünüyorum, pişman oluyorum. Bundan sonra söz hiç birini kaçırmicam🍀🙏🏼🌻”

Karagöl’de Bir Kış Günü

Diyeceğim o ki sevgili okurlarım; siz sevdiklerinize sımsıkı sarılın, öpün, koklayın. Ve asla ertelemeyin. Sevdiğinizi cesurca söyleyin.

Hepimiz dünyaya sevmek ve sevilmek için düşmedik mi en nihayetinde ?

Aşk’la

PeloKız

Kilitli Kapılar Açılsa*

Sabah

gün yine aydı ve güneş olağanüstü parlaklığıyla her yeri aydınlatıyor. Mutfak perdesine çiçeklerin gölgeleri düşmüş. Dışarda kuşlar cıvıldıyor. Kargalar gaklıyor. Seyyar bir satıcı “gevreeeeek boooyooooz” diye bağırıyor. Gözüm deve tabanına ( monstera) takılıyor. Nereye koyarsam koyayım dallarını ve yüzünü hep güneşe kavuşturuyor. Yeni yeni çıkan yapraklar var. Bebek yapraklar. Gün be gün yavaş yavaş güneşe doğru uzuyorlar. Çiçeklere baktıkça doğanın bu ahengine her gün biraz daha şaşırıp seviniyorum. Az önce kuşlar cıvıldıyor diye yazdım lakin sanki bir orkestra kurmuşlar aralarında. Aynı ses yok dışarda. Türlü türlü cılvıltı ve yine kendi aralarında bir uyum ve denge. Dün geçen hafta sipariş ettiğim yeni çiçekler geldi. Akşamüstü altı gibi kapı çaldı. Bir baktım benim minnak kaktüsler onca yolu tepip de bir kutunun içinde gelmişler. Göndericiye buradan bir teşekkür etmek istedim. Çünkü o kadar güzel sarıp sarmalamış ki hepsini tek tek özenle. Ben de hepsini balkona çıkardım. Dikkatlice kutudan çıkardım hepsini ve özenle paketlerini açtım. Makasla sarıldıkları ambalajları keserken çok itinalıydım. Topraklarını değiştirip yeni saksılara ektim. Can sularını verdim ve diğer arkadaşlarının yanına yerleştirdim. Minik bahçemi oluşturuyorum. Karantina günlerinde yeni yeni şeyler öğreniyorum. Hepsinin bakımı ayrı, sulaması ayrı. Kimi güneş seviyor kimi sevmiyor. Kimi her gün su istiyor kimi haftada bir ya da iki. Google ‘a sorup YouTube izleyip öğreniyorum. Umarım yol arkadaşlığımız uzun olur her biriyle.

Birazdan David’le buluşacağım Zoom ekranında ve meditasyon yapıp biraz sohbet edeceğiz. Ondan sonra Hamile Yogası dersim var hamişlerimle. Akşam da Emilio ile buluşacağız. Gün içinde bir ara PTT ye uğramam gerekiyor. Pazara giderim belki ve pazardan sonra da Beril’e uğrarım. Gerisini bilmiyorum. Günün akışındayım.

Dün Yasemin Normalleşme planını yollamış. Biraz baktım . Yoga stüdyoları için 1 Haziran yazıyordu. Hemen 1 Haziran’da dükkanın kapılarını açar mıyım bilemedim. Ve zihnim ‘normalleşme’ kelimesine takıldı. Devletimiz için ‘normalleşme’ ne ola ki diye düşündüm. Ve bizler için ‘normal’ neydi? Hangi durumlara olaylara ve kişilere ‘anormal ve ya normal’ diyorduk. Kim belirlemişti ya da belirliyordu? Böyle böyle sorular dolaşıyor dünden beri zihnimin derinliklerinde.

Öğlen

Hamile yogası dersim az önce bitti. Mutfağa geldim, bitki çayı yaptım kendime. Demleniyor şu anda. Bitkiler karşımda. Melike Şahin ve Hakan Taşıyan ‘Kilitli Kapılar Açılsa’ diyorlar arka fonda. Dışardan çocuk sesleri kuş seslerine karışıyor. Karantina’nın gevşetilmiş haliyle çocuklar aşağıdaki parkta koşturuyorlar. Kaç günden beri bu şarkıyı dinliyorum ve içimden hep bu şarkıyı söylüyorum, kimi zaman gün içinde sesli de dökülüyor kendiliğinden. Sözleri midir beni çeken ezgisi mi yoksa her ikisi mi çözemedim.

Telefonum çaldı. Ikea’dan bir şeyler almıştım onları getiriyorlarmış. Sevindim. Çünkü teslimat için 12.00-15.00 arası bir saat vermişlerdi. Erkenden gelmesi iyi oldu. Beril’e de pazara da hatta PTT ye de gidebileceğim.

Şimdi biraz kitap okuyacağım. Dün Ayfer Tunç’un “Ömür Diyorlar Buna” adlı hikaye kitabını bitirip, Mahir Ünsal Eriş’in “Öbürküler” adlı romanına başlamıştım. Kitabın ilk cümlesi “pahlanmış” diye bir kelime ile başlıyordu. Ben onu paslanmış olarak okuyup hatta ve hatta herhalde basım hatası diye düşündüm. Kitabın ilk sayfasında da basım hatası mı olurmuş diye başka bir düşünce belirince tabii ki Google a sordum. Hakikaten öyle bir kelime varmış. Yazım hatası değilmiş yani :)) Yeni bir kelime dağarcığıma eklenmiş oldu. “Temizlemek” demekmiş merak ettiniz siz de değil mi ? 🙂

Tekrar romana geri dönüyorum. Belki yeni kelimeler öğrenirim yine. Bu arada kapı çaldı. Akşama kaldığım yerden devam ederim.

Akşam

geceye dem vuruyorum yorgunum. Öğleden sonra PTT ye gittim, pazara gidemedim çünkü her yer mahşer günü gibiydi. Arabayı park edecek yer bulamadığım gibi onca kalabalığın arasına girmeyecektim tabii ki. Maskesiz bir sürü insan, sosyal mesafe diye bir şey kalmamış, ben de bastığım gibi gaza soluğu Beril’de buldum. Biraz sohbet muhabbet kahve ve azcık bi doz dedikodu yaptıktan sonra eve döndüm. Ikea’cılık oynadım. Usta mertebesine erişmeye az kaldı. İhtiyacınız olursa yazın gelirim😅🙈 Yoruldum haliyle biraz. Az önce Emilio ile görüşmemiz bitti. Bugün yarım saat Kath Meditasyonu ( Karın Merkezli Meditasyon) yaptıktan sonra üç kişilik zoom odalarında kendini araştırma pratiği yaptık. Kendimizi araştırma konumuz “deneyimlerimize açık mıyız? Ne kadar açığız?”

15 dk boyunca her birimiz o anda yükselenleri paylaşıyoruz. Lakin paylaşmaktan kastım sohbet muhabbet anlaşılmasın. Diğer insanlar sen de onları sadece dinliyorsun. Yorum yok, mimik yok, yargılama yok. Hem kendini hem karşındakini yargılamadan , süper egoya düşmemeye çalışarak, düşsen de bunun da farkında olarak karşındaki insana bir nevi alan açıp kalpten bir dinleme söz konusu. İyi geldi tabii ki. Hep iyi geliyor zaten böyle buluşmalar.

Toprağını değiştirmem gereken çiçekler beni bekliyor. Mutfağın ortasına yaydım bezi, koydum saksıları, toprağı, çiçekleri. Bahçecilik oynama vakti şimdi.

Sonra da uyku.

Sen bu satırları okurken belki de ben rüyalara dalmış olacağım ya da uyanmış ve yepyeni bir güne merhaba demiş olacağım .

Sen deneyimlerine açık mısın? Ne kadar açıksın sahi?

Öperim

Tüm kalbimle

Pelokız

Melike Şahin Hakan Taşıyan Kilitli Kapılar Açılsa*

Komşu Kızı

Merhaba Cancağzım,

Bir günü yine devirmek üzereyiz. Ben erkenciyim. Erken yatar erken kalkar düsturuyla uzunca bir süreden beri hemhalim. Ne yalan söyleyeyim bazen erken yatsam da erken kalkamadığım , kalkmak istemediğim zamanlar da olmuyor değil. Ara sıra bazı bazı öyle de oluyor böyle de. Lakin yirmi üçü gösterdiği zaman akrep ve yelkovan bil ki uykuya hazırlanmaktayım.

Şu an saat yirmi iki on beş. Bu sayıların yazıyla yazılması da ayrı dert. Bitişik mi yazılıyor du ayrı mı ? Ayrı tabii ki de. Unuttun mu?

Yukardaki komşum yine şarkı söylüyor. İçli içli acı dolu şarkılar yine. Kalbim çöküyor, ağırlaşıyor. Kapıyı çalsam mı bi dahaki sefere ne dersin? Maskemi de takıp eldivenlerimi de giyip bi üst kata kadar çıkıp insem mi?

“Merhaba ben alt komşunuz Pelin. Çoğu geceler sizi dinliyorum. Sesiniz çok güzel. Ben de sizinle dertleniyorum. Lakin ne yaşıyorsanız hepsi geçecek , gönlünüz ferah olsun. Sıkılırsanız aşağıdayım. Hiç çekinmeden kapıyı çalabilirsiniz. Yardımcı olabileceğim bir şey varsa seve seve, elimden ne gelirse yaparım.” desem mi?

Bilmiyorum senden cevap bekliyorum.

Şimdi günü gözden geçirelim.

Sabah uyandığım gibi çiçeklerimin yanına koştum. Lola da benimle koştu lakin mutfağa girmesi yasak olduğu için kapıda durdu. Bi heyecanla uyanıyorum. Çiçeklerime deli gibi bakıyorum çocuklar gibiyim bi görsen halimi gülersin. 🙂 Tek tek topraklarını elliyorum kuru mu nemli mi kontrol ediyorum, konuşuyorum biraz , sularını verdikten sonra gündelik rutinime başlıyorum. El, yüz yıkama özellikle soğuk su ile, dil temizleme, diş fırçalama, oil pulling , kuru fırça, yağlama, duş, uddhiyana bandha beş defa, bir kocaman bardak limonlu sıcak su , ardından hoop yoga , yoganın ardından otuz ya da kırk dakika meditasyon. Filtre kahve sonra. Bir ghati (24 dk) kitap okuma. Bu fix mönüm :)) Sonrası günün akışı içinde değişiyor.

Bugün saat onbir de 8 haftalık Mindfulness Meditasyon – Kendi Özüne Uyan programımın ikinci buluşması vardı. Yaklaşık üç saat eğitim sürdü. Çok keyifli geçti yine. Anlatmak, paylaşmak, deneyimleri dinlemek benim için çok kıymetli. Eğitimime katılan her bir insanın hikayesi, deneyimi, yaşayıp paylaştıkları . Her eğitimimde hem öğreniyorum hem öğretiyorum. Aslında bir şey de öğrettiğim söylenemez. Ben sadece ‘hatırlatıcıyım’ desem daha yerinde olur. Çünkü zaten bilgi var içimizde. Uyandırmak ve hatırlatmak gerek sadece.

Eğitimden sonra yemek yaptım. Kitchari pişirdim bi güzel. Fırında yeni keşfettiğim tarifimle ponçik ekmekler yaptım. Sonra bi güzel yedim.

Broadcast’in son bölümünü izledim. Biraz Fem’in YouTube taki başka videolarından bitki bakımı , ekimi, sulanması hakkında yeni bilgiler edindim. Derken saat 18.00 oldu bile. Dost hocanın Sinan Canan’la yaptığı canlı Zoom buluşmasını izledim. Yaklaşık 1.5 saat sürdü. Bu sırada şarjım cihazım bozuldu ve telefonun şarjı bitti. Evin altını üstüne getirdim. Yedek var mıdır bir yerlerden çıkar mı diye bulamadım. Şarjımın bitmesine yakın Beril ve Yasemin’e yazmıştım. Beril mail atmış. Ve imdadıma yetişti resmen. Onda da aynısı olan hatta onun bana tavsiyede ettiği harici belleğin şarj ettiğini yazmış. Karantina günlerinde şarjsız kalmayayım diye ben gelip getireyim mi yazmış üstüne.😅 Nereye gelion sokağa çıkma yasağı var diye yazdım . Gerçi Beril bu, bi yolunu bulur illa ki gelirdi halledemeseydim :))

Şarj olmuş telefon ekranımdan yazıyorum şimdi. Parmaklarım uyuşmaya yüz tuttu. Tek parmakla yazdığım için sağ elin işaret parmağının ucu nasır bağlayacak yakında böyle gidersem. Bu yazma işlemini de bilgisayardan halletmeli .

Öperim kucaklarım seni.

Kucaklaşmak ne kadar da önemliymiş değil mi? Kucaklaşmaya yasak gelince anlıyor insan her şeyde olduğu gibi. Bu karantina bi kalksın herkesi öpesim herkese sarılasım var . Özledim yahu öpüp, koklaşıp, sarılmayı. Temas edebilmenin, dokunmanın önemi sosyal sinir sistemimizin regüle olabilmesi için çok kıymetli.

Bu günler bi geçsin sarılın, dokunun, öpüp, koklayın birbirinizi emi. Ertelemeyin. Üstün körü de yapmayın. Sıcacık, kocaman, içten ve samimi olun. 🤗

Yukardaki şarkıcı kız hala söylüyor.

Ben bi koşu yukarı çıkıyorum.

Yakında görüşürüz

İyi geceler

Sevgimle

PeloKız

Bir Günün Özeti

Merhaba ,

Mutfaktayım. Dün balkona yerleştirdiğim çiçeklere baktım uyanır uyanmaz. Yataktan kalktığım gibi balkona yöneldim ve annemin ve Berrin’in sözünü dinleyerek onları mutfağa taşıdım. Mutfakta güneş alan bir yere yerleştirdim ama içime sinmedi. Sanırım David’le her sabah yaptığımız meditasyon sonrası mutfakta ufak tefek değişikliklere gitcem. Yeni ev sahiplerimi özenle daha güzel bir yere yerleştircem.

Gökyüzünde minik minik kümeler halinde pamuk gibi bulutlar var ama Güneş aydınlatıyor bizleri. Bir bardak limonlu sıcak suyum beni bekliyor. Her sabah içiyorum sindirime çok iyi geliyor. Bugün benim hoca olarak online yoga ya da meditasyon dersim yok lakin hocalarımla buluşmam var. 18.30 da Ayça ile buluşup Dolunay’a özel Biyodinamik Kraniosacral Meditasyonu ardından 20.00 de David’le tam bir ay önce başladığımız MBCT (Mindfulness Temelli Bilişsel Terapi) nin beşinci buluşması var sadece.

Yukarıda yazdığım satırlar sabah konmuşlardı. Şimdi saat 22.55 i gösteriyor. Ayça ve David’le seanslarım bitti. Dolunay ritüelimi de yaptım. Yatağa yerleştim. Günü gözden geçirme pratiği oluyor bu satırlar bir nevi.

Sabah David’le meditasyon yaptıktan sonra mutfağın şeklini az da olsa değiştirdim. Çiçeklerin hepsini bir yerde topladım. Pencerenin önünde çok güzel bir yuva yaptım onlara güneşi görebilecekleri manzaralı bir yuva. Mutlu mesut bir aradalar şimdi. Bir tane çiçek var aralarında gece kapanıp gündüz açan. Ne muhteşem değil mi? Her sabah uyandığımda yapraklarını öyle bir açıyor ki merhaba diyor güne. Ve güneşin batışıyla birlikte içine kapanıyor. Yaprakları koyun koyuna giriyor. Doğanın döngüsü çok mucizevi.

Biraz Kurtlarla Koşan Kadınlar okudum. Ablamla konuştum, sosyal medyada biraz dolandım, evi süpürdüm derken yemek yapma vakti geldi. Nilay Örnek’in podcastlerini iş yaparken dinliyorum. Ütü yaparken, yemek yaparken açıyorum ve ‘nasıl olunur’ sohbetlerini dinleyip yeni yeni şeyler öğreniyorum. Sohbetlerde tanıdığım insanlar olmakla birlikte hiç tanımadığım insanlarla da tanışmış oluyorum bu sayede. Bugün Fem Güçlütürk diye çok şahaneli bir kadınla tanıştım mesela. Hayat hikayesi de yaptığı işler de ve şu an yaşadığı ve uğraştığı iş de ilham verici. Bu sohbetlerin hepsi öyle aslında. Hepsi ilham veriyorlar insana. Bitkilere sardığım şu süreçte de Fem Güçlütürk’ün sohbetini dinlemem elbette tesadüf değildi. Yemeği hazırlama ve yeme süresince dinledim. Ardından YouTube taki videolarını izledim. Benim gibi bitki alemine yeni adım atmış olanlar için çok güzel, pratik, anlaşılır, içten ve samimi videolar yüklemiş.

Sonra Ayfer Tunç’un “Ömür Diyorlar Buna” adlı öykü kitabından bir öykü okudum. Ayfer Tunç da çok sevdiğim yazarlardan. Henüz kendisi ve kitaplarıyla tanışmadıysanız bir bakın ve tanışın derim.

Günlük akışta Netflix izledim biraz. BroadChurch adlı bir polisiye dizi izliyorum. Üç sezon. Heyecanlı baya. Oldum olası poliye, kriminal hep sevmişimdir. Diziyi izlerken uyuyakalmışım koltukta. Lola da ayağımın ucunda uyumuş.

Gözlerimi açmakta , kendime gelmekte baya bi zorlandım. Uyku beni içine içine çekiyordu sanki. Zihin ve süperego beni baya bir ‘uyu uyu uyu’ diye engellemeye çalışsalar da ben galip geldim, dinlemedim . Dedim Pelo kalk hadi , kulak asma. Bu sesleri biliyorsun. Hala konuşuyorlardı. “Uyu bişicik olmaz, bak uyku ananın kolları negzel” . “Sizi duyuyorum” dedim. “Oradasınız biliyorum. Yıllardan beri tanıyorum sizi. Lakin hiiiiiiiiç kusura bakmayın bu ayartmalarınıza kanmicam Ayça ile meditasyon ardından David’le buluşmam var. Ben şimdi kalkıyorum” dedim ve ayılmak için elimi yüzümü yıkayıp, bir bardak su içtikten sonra kendime geldim.

Ayça ile bu süreçte yeniay ve dolunay günlerinde buluşup meditasyon yapıyoruz. Yıllardan beri Ayça ile çalışıyorum. Kendisi ilk hocalarımdan. 200 saat temel ve 300 saat ileri seviye yoga eğitmenliklerimin baş hocası. Çok şükür yine yolda bizleri desteklemeye devam ediyor hem meditasyon seanslarıyla hem de Kraniosacral seanslarıyla. Canım Ayça ♥️

Ayça bitti yarım saat sonra David’le buluştuk. Bu buluştuk kelimesi de garip geliyor. Keşke yüz yüze fiziken aynı mekanda buluşabilsek tabii. Zoom ekranları bu karantina döneminde buluşturuyor bizleri. Çok şükür , bin şükür. İnternet var iyi ki 🙏🏼😌 Beşinci haftanın konusu “Allowing & Letting Be” idi . Yani Türkçe meali “İzin Vermek ve Bırakmak” . Zorlu deneyimlerle nasıl başa çıkıyoruz? Neler yapıyoruz? Eğilimlerimiz ne? Kalıplaşmış davranışlarımız ne? Hangi duygular ve düşünceler yükseliyor? O düşünce ve duygular yükselince bedenimizde ne gibi duyumlar oluşuyor? Tüm bunlar bedene nasıl yansıyor? Nefesimize ne oluyor? gibi … iki buçuk saat boyunca bolca meditasyon, araştırma ve paylaşımla geçti. David buluşma sonunda ödevlerimizi de sıkı sıkı yapmamızı rica etti benim öğrencilerime altını çize çize söylediğim gibi. Çünkü pratik yapmadan olmuyor, deneyimlemeden çözümlenmiyor. Her gün yapmadıkça bir yere varılmıyor. Her şeyde olduğu gibi prensip aynı. Çalışmak , pratik yapmak, deneyimlemek. Ondan sonra ne gelecekse kendiliğinden geliyor zaten. Yeter ki adanmışlıkla, cesaretle, yılmadan , zihnin oyunlarına kanmadan yolda olmaya devam etmek.

Lola şimdi yanıma geldi. Miyav miyav miyav. Patisini yazan parmaklarıma atıyor . Bırak artık da benimle ilgilen biraz da. 🙂

Hepinizi öperim. Bugün de böyle geçiverdi. Kâh hüzünlü kâh neşeli . Kâh yorgun kâh enerjik . Kâh suskun kâh dilli , kâh üzgün kâh mutlu . Kâh dingin kâh karmaşık …., Hayatın kendisi bu değil mi?

Yükselip alçalan dalgalar misali . Sörf yapmayı öğrenmeli 🌊

Sevgimle

PeloKız

İç Dökülmesi

Yine bir güneşi daha doğurup batırdık. Karşımda kocaman yusyuvarlak tepsi gibi bir ay var. Yarın dolunay biliyor musun sevgili? Dolunay’lar da beni etkilediği kadar etkiliyor mu seni?

Mutfaktayım yine. Bilirsin severim mutfakta vakit geçirmeyi. Hemen hemen tüm yazılarımı da burada yazarım. Fonda ‘Korkma’ çalıyor bir yandan. Spotify ‘ın benim için özel hazırladığı haftalık keşife bastım. Rastgele çalıyor , ben de bir yandan dinliyorum bir yandan da yazıyorum. Yeni isimler ve şarkılar keşfediyorum. Kimini çook beğeniyorum hemen kalp işaretine basıyorum. Beğenmediklerimi de sağ parmağın işaret parmağını kullanarak solluyorum 🙂 Seviyorum yazarken müziğin satırlarıma eşlik etmesini. Notalar ve ezgi ruhumun kanatlarını havalandırıyorlar sanki. Mesela şu an daha önce hiç dinlemediğim bir şarkı dinliyorum. ‘Uzak Biletler’ miş adı. Selman Tin, Canan Atay düeti. Bi kalbi hakettiler. Uzak biletlere baktım ben de dün. Öylesine. Bi niyetim var gerçi lakin ortalık böyleyken nasıl gidilir ki? Ne zaman uzak biletler alabiliriz acaba güvenli bir şekilde korkmadan. ?

Bugün bahçeciliğe verdim kendimi. Bir ara evden çıktım gerçi. Halletmem gereken işleri hallettikten sonra Beril’e gittim. Çocuklarla oyun oynadık , çok eğlendim. Kahve içtik , sohbet ettik biraz. Sonra ben eve döndüm , baktım ki geçen hafta sipariş verdiğim minnoş çiçeklerim , topraklar hepsi toplaşıp aynı anda gelmişler. Kapıda görünce çok sevindim. Özenle açtım hepsini. Konuştum her biriyle. Balkona serildik hepimiz. Lola da geldi yanımıza. Balkon korkuluklarına çıkma teşebbüsünde bulununca kovaladık onu içeri kaçtı 🙂 biz kaldık baş başa. Saksıları gösterdim her birine. Seçin bakalım dedim. Yeni evlerinizi belirleyin gönülsüzlük olmasın. Tamam dediler. İşe koyulduk. Tek tek hepsini yeni yuvalarına yerleştirdim. Besledim de . Şimdi hepsinin keyfi yerinde. Yarın isim de koyarım belki hepsine. Ne dersin güzel fikir değil mi? Deniz Bilge’nin dediği gibi “bi fikrim geldi anneeee” :))

Saçlarım uzuyor günden güne. Dip boyam geldi. Beyaz tellerim de özgürlüklerini ilan etti. Onları da bu süreçte bıraktım kendi hallerine. Göz çevremdeki kırışıklıklar da yavaş yavaş kendilerini belli ediyorlar. Bugün aynaya baktım iyice. Yaş almak, büyümek ne garip şey değil mi anne? diye geçti içimden. 30’larımın sonlarına doğru yaklaşırken bu karantinada olduğumuz günlerde geçmişin de henüz geçmemişin de bir hayli analizini yaptım kendi hikayemde. Özellikle son bir haftadan beri düşünür oldum iyice. Her Dolunay’da böyle oluyor. Geçmiş gözlerimin önünden daha sık geçiyor. Kırgınlıklarım, hatalarım, hayal kırıklıklarım, gözyaşlarım. Sevinçlerim ve mutluluklarım eski aşklarım. Oldurmak istediğim ama bir türlü olduramadıklarım. Uğrunda savaştıklarım, vazgeçtiklerim, pes ettiklerim, vazgeçemediklerim… Helalleşip özgürleştiklerim. Şükran ve minnetlerim. Yüzümde kocaman tebessümlerim. İyi ki’lerim. Hep ve daima ‘larım. Alanı genişletiyorum günden güne. Bir şarkı sözüyle kalbimin derinliklerinde çanlar çalmaya başlıyor. Tüm duygular şahlanıyor. Bakıyorum tüm şaha kalkan duygulara. Yeni duygular mı? Hayır eski. Şu an’daki bana mı aitler. Hayır aslında. Çocukluk duygularım. Nerede hissediyorum? Bazen çokça kalbimde ve karnımda, bazen midemde ve boğazımda. Hoş geldiniz diyorum hepsine. Mevlana’nın dediği gibi misafir etmeyi araştırıyorum. Misafir dediğin zaten illa ki gidecek değil mi? Adabıyla gitmelerini bekliyorum. İtip kakmadan. Acıyorsa acıdan kaçmadan. Hüzünse ve ağlamak istiyorsam o an , izin veriyorum aksınlar. Öfkeyse gidip adam vurmuyorum tabii 🙂 ama enerjiyi başka yöne yönlendiriyorum. Ya da adam yerine yastık yumrukluyorum :)) iyi geliyor inan bana.

Balkonun kapısı açık, hafif bir rüzgar var, yüzüme değiyor. Biraz üşüyorum ama kalkıp kapatmıyorum kapıyı. Üşümek de bazen güzeldir diyorum içimden.

Ben bunları hep içimden diyorum. İç dökme sahası burası. Yeterince yer var mı ki ? İç dediğimiz şey ne ki? İç ve dış … içim dışım , sağım solum önüm arkam sobeeee .

Merak ediyorum seni sevgili. Sen nasılsın sahi? Her şey yolunda mı? Asayiş berkemal mi? Havalar nasıl orada? Peki ya gökyüzü, kuşlar ve bulutlar? Her yer çiçeklendi mi?

Yoksa hala her şey önümüzdeki hafta, ay ve yıla mı birikti?

Bugünler gelip geçti. Hatta şu an dahi bitti. Farkında mısın? Yarın yok . Sonra yok, şu an var sadece.

Sen en iyisi hiç bir şeyi erteleme emi. Bir gün gelip Karantina’dan ne öğrendin diye sorsalar bana, bilinmeyene kucak açabilmeyi ve ertelememeyi demek isterim ‘şu an’ için sanki.

Hakikat şu an’da gizli.

Nefes al , nefes ver bir , nefes al nefes ver iki …

Her şey gelip geçici…,

Uzak Biletler

Korona Günlükleri- Ayrılık Sevdaya Dahil*

Yine akşam oldu sevgili. Güneş battı. Her yer hiç olmadığı kadar sessiz. Aşağıdaki parkta çocuk sesleri yok artık. Sesler biçim değiştirdi. Ağaçlardaki yaprakların hışırtıları, kuşların cıvıldamaları, köpek havlamaları ve kedi miyavlamaları çok daha net duyulur oldu. Bir de Ramazan ayından mütevellit, sokağa çıkma yasağı da olunca seyyar pidecilerin sesleri var. Kesif bir yalnızlık ve özlem var bende. Gece 23.00 sularında yatağa geçtiğimde yukardaki komşumdan gelen yürek dağlayan şarkı sesleri bir de. Komşumu tanımıyorum ama içli içli şarkı söylüyor. Uyumadan önce günlüğüme yazarken onu dinliyorum bir süre. Yüreğim soyuluyor yüreğim dökülüyor. Gidip kapısına dayanma isteği yükseliyor. Kapıyı çalıp ‘her ne yaşıyorsan geçecek’ demek istiyorum ama diyemiyorum. Söylemek istediğimiz ama söyleyemediğimiz ne çok şey var değil mi sevgili ? Susmayı yeğlediğimiz, nehrin altındaki nehirde biriktirdiklerimiz…,

Balkondayım. Gökyüzündeki kuşları ve gelip geçen bulutları izliyorum. Hatıralar sıraya girmişler gibi zihnimin derinliklerinden sıra bekleyemeyen haylaz çocuklar gibi dökülüyorlar. Boğazım düğümleniyor. Göğüs kafesim genişliyor . Derin bi nefes alıp veriyorum, gözpınarlarımda hazır asker bekleyen yaşlar geri çekiliyorlar. Üzgün değilim sakın yanlış anlama. Şükranla karışık özlem. Hem insan mutlu olunca da ağlar değil mi? Gözyaşları sadece acıya dair değil ki..,

Arka fonda Can Atilla Hamamda İlk Gözyaşları eşlik ediyor yazıma. Ve bu şarkının adı beni bambaşka bi anıya götürüyor. Bilinçaltımız ne kadar uçsuz bucaksız. Uçakların kara kutusu gibi. Zuhal Olcay geldi ve diyor ki ‘ çünkü ayrılık da sevdaya dahil sevgili’ … Ayrılık da sevdaya mı dahil sevgili şairin dediği gibi?

https://open.spotify.com/track/6LS9zvTmC5XV87nZgyU8VJ?si=rFWtMcL1Qa-uZqH6wZNEag

*Atilla İlhan