Haberin Var mı?

Kendimle ve hayatla ilgili çözemediğim , hala cevabını bulamadığım tonlarca soru var hem zihin alemimde hem de kalbi derinlerimde….

Belki ölene dek cevabını arayıp duracağım, belki bir gün tüm cevapsız sorular yanıtlanacak , belki de cevapsız sorular hanemde öylece boyunları bükük kalacaklar. Başka bir alemde bambaşka bir ruhla ve bedenle cevaplar yerini bulacak. Bilmiyorum… henüz,

Bilmediğim şeyler o kadar çok ki… bilemediğim, her gün yanıldığım, her yeni günle bambaşka duygulara savrulduğum, belki yeniden yeniden doğup, yeniden yeniden keşifler için yola çıktığım…bildiğim her şeyi topyekün unutmak istediğim. Akıl tutulması, ruh üşümesi yaşadığım onlarca andan haberin var mı?

Kimilerine göre anlamsız, saçma sapan sorularım var … evet saçma evet sapan… sana göre öyle de bana göre öyle mi? Soruyorsam, sorguluyorsam illa ki var bi sebebim, illa ki var bi çözüm arayış nedenim.

Dünyanın tüm yükünü, acısını, sancısını omuzlarımda hissettiğim günler var mesela. Evladını kaybetmiş bir annenin feryatlarının içimi delip geçmişliği var, yardım etmek istediğim ama ulaşamadığım insanlar var, ruhunu öpmek istediğim ama öpemediğim ruhlar var, ölesiye sessiz sessiz ağladığım günler var mesela, oldurmaya çalıştığım ama bir türlü olduramadığım ilişkilerim var… Derin yaralarım var, her üfleyişte canımın acısının dindiği anlar var. Çözdüğümü zannedip çözemediğim gönül meselelerim var… var da var da senin haberin var mı?

Özlemlerim var benim, umutlarım, hayallerim var… beklentilerim de var evet, beklentisiz bi hayat en güzeli biliyorum ama henüz o aşamaya gelemiyorum. Belki bir gün…

Şarkılarım var benim, dilekler tuttuğum, arada özlemle andığım, arada eski bi fotoğraf karesine mühürlediğim, ya da belki bi kokunun içine içine söylediğim.., haberin var mı senin?

Aşk’tan ,tutkudan, vicdandan, insan olmanın ne demek olduğundan? Monoton bi hayata sıkışıp kalmış bunca adem ve havva’nın niye bir türlü içindeki boşluğu dolduramadığından haberin var mı senin?

Neden artık birbirimize dokunamadığımızdan? Dokununca elimiz yanmıyor artık yüreğimiz de yanıyor farkında mısın?

Nerede o eski aşklar, anlayışlar? Nerede samimiyet? Nerede kaldı yardıma ihtiyacı olana el uzatmak? Nerede koptu ipler? Nereye savrulduk hepimiz? Nerede kaldı ‘biz’ ? Bizi niçin hep ayrıştırmak, ayırmak ve ötekileştirmek istiyorlar? Bir an durup hiç düşündün mü?

Haberin var mı içinde olan bitenden? Duygularından haberin var mı?

Haberin var mı hissizleştiğin an aslında öldüğünden…

Reklamlar

Espavo Doktor Ece…

Hayat ; ey hayat sen hem ne güzel hem ne yamansın. Kimimize bazen belli ki çok çok ağırsın…

Bir hastanenin acil servisinde beklerken kaleme almak da varmış; gencecik bir çocuk doktoru asistanının intihar etmesine sebep her neyse , belli ki son çare hayatını sonlandırmakta görmüş. Kendini ölümün kollarına bırakmış. Dokuzuncu kattan kendini sonsuz boşluğa bırakıvermiş, arkadaşlarının elleri ona yetişememiş.

Adana’ya geldim dün sabah. Ablamı görmeye, hasret gidermeye. Dün güzel bi gün geçirdik, eski Adana’yı dolaştık, gurmelerin çok övdüğü mekanlarda midemize bayram ettirdik. 

Bugün için de güzel planlarımız vardı. Ve işte hayat biz plan yaparken yine yukardan bize gülümsüyordu. Sabah uyandığımızda, ablamların ekibinden bir doktorun nöbete gitmediğini öğrendik. Ablamın telefonunda mesajlar son sürat akıyordu. Biz de dışarı çıkmak için hazırlanıyorduk. Nöbeti olan doktor arkadaşlarına ulaşamayınca seferber oldular. Aramalarına cevap vermiyordu. Ortalarda da yoktu. Ne bir ses ne de bir haber. Bir kısmı atlayıp evine gitmiş yanlarında polisle, kapıyı açmışlar, bir intihar mektubuyla karşılaşmışlar, derken aralarından biri çatıya çıkmayı düşünmüş, çatıda ölüme son hazırlığını yaparken bulmuşlar lakin engel olamamışlar. Bırakıvermiş gencecik bedenini toprak anaya doğru.

Ablamla hemen Aşkım Tüfekçi Hastanesi’nde bulduk kendimizi. Sevgili Ece’yi buraya getirmişler. Ablam ve tüm arkadaşları perişan, gözyaşları boncuk boncuk akıp yağmur tanelerine karışıyor. Ben şaşkın, ben düşünceli ben gözlemci…

Sivil polisler ifade peşinde, herkes ne olup ne bittiğini anlamaya daha doğrusu hayat enerjisiyle dopdolu bir insanın neden hayatına bir anda! son vermek istemesinin zihinsel mantıklı bi açıklamasını yapmaya, bir anlam bulmaya çalışıyorlar. Oysa ki çabaları nafile. Anlasanız ne olacak bu saatten sonra demek istiyorum ama susuyorum.

Ayakta durmaktan yorulup bi banka oturuyorum. Bir de bi tütün sarıyorum. Tütün sardığımı gören yanımdaki bankta oturan bi amca merakına yenilip soruyor;

“Pipo tütünü mü?”

“Hayır, normal tütün”. Dememle kendi hikayesinin ortasında buluyorum kendimi. Yeni ameliyat olduğunu ve türlü her şeyi hiç nefes almadan anlatıyor. Hiç bölmüyorum. Belli ki dertleşmeye ihtiyacı var deyip usul usul hikayesini kabul ediyorum. Pek memnun oluyor dinlememden, yüzünün ışığı geliyor sanki an be an anlatmaya devam ettikçe. Yağmur da bir yandan yağmaya devam ediyor. Hava gittikçe serinliyor. Bir üşüme hali geliyor. Ablam uzaktan beni izliyor, her şey yolunda mı bakışı atıyor. Bakışlarımızla anlaşıyoruz.

Ölüm meleğine meydan okuyup, kendi ölümünü süsleyen sevgili Ece’nin ailesi Antep’ten yetişiyor. Annesinin çığlıkları ve feryatları kulağımın dibinde gittikçe büyüyor. İçim eziliyor. Gözyaşlarım o ana kadar sabretmişlerdi lakin artık koyveriyorum ben de annesinin o acılı çaresiz sesiyle.

Mektubunda en çok annesinden özür dileyen sevgili Ece, nasıl koskocaman bir boşluk yarattığının farkında olmayacak belki de annesinin yüreğinin en derininde. 

Ölüm karşısında hepimiz biçare. 

Kararına saygı duymak dışında elimizden ne gelir. 

Seni hiç tanımamış olsam da, ablamın anlattıklarından tanımış kadar oldum. Gittiğin yerde yolun açık ve ışıklı olsun. 

Umarım bir gün bambaşka bir alemde buluşuruz ve uzun uzun konuşuruz. Yağmurlu bi günde gittin, belki yağmurlar seni sevdiklerine getirir. 

Toprağın bol olsun, başka bir annenin kollarında huzurla uyu , bizler gelene kadar oralar sana emanet. 

Ruhum ruhunu selamlar,

Espavo Doktor Ece….

Sevgimle…

Espavo* ; Atlantisliler birbirlerini karşılarken ve hatta ayrılıklarda da böyle selamlarlarmış. Espavo kendi gücüne adım attığın için teşekkürler demekmiş. 🙏🏼

Doğum Günü’me 

bugün benim doğum günüm, annecimin rahminden çıkıp dünyaya gelişimden koca bir otuzdört yıl geçmiş. az önce otuzdört ü yazarken bi yandan da sesli söyledim, ağzımın içi dolu dolu oldu. şaire göre henüz yolun yarısında bile değilim belki ama ne kaldı şunun şurasında yolu yarılamaya 🙂 

bakmayın yaş muhabbeti yaptığıma, işim yok rakamlarla. sadece her yaş alışımızla birlikte, hayatın hakkını vererek yaşamak derdim. madem geldik, ee o zaman keyifle yaşayalım her yaşı, her anı. 

dün başlayan kutlamalar bugün de devam ediyor. arayan, video çekip yollayan, mesajlar atan herkese cevap vermeye çalıştım. gerçi günün yarısındayız ve emin olun hepinize tek tek cevap vereceğim. hepinize tek tek teşekkür eder, yüreğinden öper ve kucaklarım. ne güzel insanlar tanımışım, ne değerli ruhlar. Hepiniz iyi ki…

sosyal medyada dolaşırken, aşağıdaki alıntıya denk geldim. gerçi birebir aynısını yazmadım, kendi cümlelerimi de araya katık ettim. 

ve benim bu yepyeni yaşımda tek dileğim; Sevgi… Çünkü her şey sevmekle başlıyor. Sevgi çözüyor tüm sorunları derdi. Sevgi iyileştiriyor yara izlerini. Sevgi olduktan sonra geliyor nasıl olsa gerisi…

“İyileştiren sevgilere ihtiyacı var insanın, özellikle de şimdi bu yaşlarda. Seni tüm zaaflarınla, hatalarınla kabul eden, tüm korkularınla bilen, hesapsız, sorgusuz ve sualsiz, şartsız ve koşulsuz ve kitapsız seni yalnızca sen olduğun için sevebilen birilerine ihtiyacı var insanın özellikle bu yaşlarda.
Bencil olmayan, benim’den önce senin olan,  onaylamasa da yargılamadan kabul edebilen bir yumuşaklıkla. 

Kalbinin içi kadar bir uzaklıkta, sonuçta değil, süreçte iyi gelen ve her daim yanında olduğunu hissettirebilen. yardım butonuna bastığında bahaneleri bir kenara bırakıp, nedenini sormadan varlığını görebilen, iyileştiren sevgilere ihtiyacı var insanın özellikle bu yaşlarda. 

Düşüncesi bile gülümseten, omuzlarındaki tüm yüklerden seni azad eden ya da omuzlarındaki yüke ortak olabilen, elinden geldiğince, her ne kadar gelirse…

Keder değil yaşama sevinci verebilen, keder de yaşanacaksa mutsuz da olacaksak da o’na da varım diyebilen, tüm yaralarını sarabilen, yara bandının iyileştiremediği yerleri öpüp üfleyip iyileştirme niyeti olan sevgilere ihtiyacı var insanın özellikle bu yaşlarda. 

Beklenti içinde olmayan, beklentileriyle yormayan, yanında sen gibi sen olduğun , tüm çıplaklığınla hiç utanmadan kendini ifade edebildiğin, tüm yanlış bildiklerini unuttuğun, seni kalıplar içine sıkıştırmayan, sendeki öz’ün özgünlüğün farkında olup saygı duyan, tüm kayıp taraflarını bakışlarıyla bulduran, en beceriksiz taraflarını sevimli bir çocuğun yaramazlığı gibi görüp seni sevmeye daha da sarılan sevgilere ihtiyacı var insanın özellikle bu yaşlarda.”
Tüm kalbim ve sevgimle

Sarılırım hepinize🎈

Bol Moksha’lı günlere 

Mektup ve Yazı*

mutfaktan ve minik telefon ekranımdan yine merhabalar 🙂 sağ el işaret parmağıma da sevgilerimi yollayayım.

içimde tarifi zor duygular. fonda yeni tanıştığım yunanca bi şarkı. (gramma kai grafi) mektup ve yazı demekmiş, google çeviriden merak edip baktım böylesine şahlandırınca içimdekileri. hiç bi şey tesadüf değil ya, bu şarkıyla ve melodisiyle tanışmam da tesadüf değildi. mektupları ve yazıyı da çok severim ki. tanıyanlar beni mektup yollarlar ve ben o mektuplarla bi zaman yolculuğuna çıkarım. öpe koklaya ilk defa elime ulaşmış gibi sevinir, döne dolaşa okurum en baştan ilk günkü tazeliğiyle… 

mektuplar önemli, yazılar da. söz uçar yazı kalır, boşuna dememiş büyükler, bizden öncekiler. hatıraları severim, saklarım, özel kutulara koyarım, kıymetliler benim için. geçmişi geçmişte bırakmak lazımlı bilirim ama dönerim yine de hep geçmişe.

lakin şu an bensem, geçmişimin toplamıyım. yaşadığım tek bir şeyden pişman değilim. tüm olaylar ve tüm insanlar. hepiniz iyi ki geldiniz. 

kimilerinizle yollarımız ayrılmış olsa da, hayatın düzeni böyle. ilahi düzen nasıl işliyorsa öyle. kontrol etmeye çalışmak nafile. acı verse de, acıdan geçmeden de mutluluk kutluluk olmuyor bence.

onun için acılarımız dahi kıymetli, tüm duygularımızın kıymeti olduğu gibi. yok sayınca asıl kaos başlıyor içerde bi yerlerde.

duygularınıza sahip çıkın, her ne yükselirse. bakın, araştırın, bağlanmayı araştırın, duygunun içine dalın gerekirse. 

bugün yepyeni bi eğitime başladım canım hocam Ayça Algün’le. 300 saat ileri seviye hocalık eğitimi. İleri dediğimize bakmayın neye göre ileri geri 🙂 Lakin bu sabah sadhanadan sonraki tanışma faslımızda, gözlerim dolu dolu oldu, boğazım düğümlendi. Niye mi? Çünkü Ayça o kadar kıymetli ki. şahaneli hocalığının ötesinde o gerçek bi insan. hiç bi maskesi yok, neyse o. duygularında samimi, hesabı kitabı yok. o kadar insan insan ki, sana yine ve yeniden insan olduğunu hatırlatıyor. o kadar gönülden paylaşıyor ki her bilgisini, her yeni öğrendiğini. bunun ötesinde o eşsiz bi ruh. o toprak ana’mız 🙂 o kabile liderimiz, o yol gösterenimiz, o ışık tutanımız en karanlık yönlerimize ve yolda kaybolduğumuzda elimizi tutanımız. gözyaşlarına gözyaşlarıyla karşılık verenimiz. hiç konuşmadan sessizlikte dahi gücünü, desteğini hissettiğiniz. onun için acayip bi duygu seli içindeyim. çok şanslı hissediyorum kendimi ve biliyorum ki biz hep aynı evdeyiz. 

Bu yazım Ayça’ya mektup olsun….

Tüm kalbim ve sevgimle

Kurtlarla Koşan Kadın Ayça Algün’e… 

Gramma Kai Grafi*

13.Cuma

Sabah altıda alarmım çaldı, ben ne yaptım peki ? Yataktan hemen fırladığımı bir an bile düşünenleriniz üzgünüm yanıldı 🙂 erteledim on beş dakika öteye. hem de iki defa öteledim. ne işkence. evet biliyorum ama o on beş dakikalar o kadar keyifli ki. iki kere ertele , altı buçuk etti mi. etti. yine fırlamadım ki. esnedim gerindim oh dedim şükür yine uyanabildim. mazallah öledebilirdim. insanlar uykusunda dahi ölebiliyorlar ya hani, bu aralar açınca gözlerimi sapasağlam bi şükür uyandım diyorum, öyle bi hisler alemi. bu arada ölüm korkum da eskisi gibi yok aslında ama bu her nefes alışıma şükür etmem gerektiğinden geldi. 

günlük rutin… hindistan cevizi yağı, oil pulling.. on beş dakikada o, sonra , üç tane spiriluna, bi bardak limonlu su dik kafaya , giyin ve git stüdyoya.

bu sabah ders olmasa da stüdyoda, canım Gülşah’la konuşmuştuk. artık vaktimiz uygun oldukça buluşup saat sekiz gibi yoga pratiği yapmaya niyetlenmiştik. bugün o gündü. 

Gülşah geldi, ashtanga pratiğimize başladık. mysore yaptık lakin öyle keyifle kendimizce aktık ki, arada unuttuk seriyi, güldük, şimdi nabıyorduk dedik. Bazı pozları atladık, bedenimize iyi gelen başka pozlar yaptık. Bir buçuk saat pratiğin üstüne bir de yirmi dakika meditasyon yaptık. değmeyin keyfimize. çıkışta da bostanlıda kendimize güzel bi kahveyle kahvaltı ısmarladık. nasıl iyi geldi nasıl güzeldi anlatamam. başladık bakalım gerisi gelsin. Gülşah’ı bi tanısanız içinize alıp bastırasınız gelir, öyle kıymetli benim için.

yani bugün cuma ve ayın on üçü. filmlerdeki gibi korkunçlu değildi aksine kimse ölmediği gibi çok keyifliydi 🙂 

günüm koşturmalı geçse de sabahki pratiğin etkisiyle kuşlar gibi hafif hissettim kendimi. ağır gelebilecek bir çok şey hafifledi. omuzlarım sakinledi. 

iple çektim akşamki dersimi. sekiz kız öyle keyifli aktık ki. bana çok iyi geldi kızların enerjisi. hepsinin yüreğinden öpesim geldi. 

yüreğinden öpmek istediklerime adadım bu akşamki dersimi.

varsınız iyi ki…

sevgimle

selametle

keyifle….

görüşmek dileğimle…,

Öylesine…

sabahın beşini gösterirken duvardaki saatler kendimi zorla uyutmaya çalışmanın nafile bi çaba olduğuna karar vererek yataktan kalktım. etraf zifiri karanlık, sokak lambalarının aydınlattığı sokakta, tek bir evin ışığı yanmıyor, benim ışıklar hariç.

hafif bi serinlik var, geceliğimin içinden bi ürperme geliyor, gidip bi şal alıyorum. seviyorum bu hissi, omuzlara atılan şalın verdiği sıcaklığı. sonbahar iyiden iyiye, özellikle sabahın bu saatlerinde ve güneşin batmaya yüz tuttuğu akşam üstü vakitlerinde, kendini belli etmeye başladı. 

sessizliği az önce çalıştırdığım bulaşık makinasının sesiyle, dışarda havlayan bir köpek deliyor. bir de mutfakta her daim yedi yirmi dört fonda çalan radyom. radyo slow time yine keyifli parçalarla yayınına devam ediyor. 

evet yine mutfaktayım ve yine burdan sesleniyorum sizlere. telefon elimde , telefonun bu minicik klavyesindeki tuşlarla cebelleşiyorum. inatla bilgisayarı açıp da ordan yazmıyorum, sağ el işaret parmağıyla yazmaya devam ediyorum. ve birazdan uyuşacak, onu da biliyorum. 

ablam sürpriz yaparak buraya gelmişti. gelişi ne kadar da iyi geldi, lakin bu aralar deli kızın türküsünden dem vurmaya başlamıştım. üzgünüm, hüzünlüyüm, göz yaşlarım her an tetikte, neden mi ? her şeyden. bazen ağır gelir ya insana hayat, üst üste biner ne var ne yoksa, duygular hücum eder tüm bedenini ruhunu ele geçirir, bi nevi çaresizlik. duygularımın içinde kayboluyorum, o histen diğerine savruluyorum. ara ara böyle döngüler yaşıyorum ve biliyorum geçecek yine. neler neler geçmedi ki. nelerin üstesinden gelmedim ki. 

hortladı içimdeki Kali ( hint mitolojinde bi Tanrı), yakıp yıkma hali var. gerçek ve samimi bulmadığım her şeye başkaldırasım var. rest çekesim var. haklı ya da haksız mücadelesine girmeden hem de. tüm gerçek ortaya dökülsün, benim dahil herkesin maskeleri ortaya saçılsın, -mış gibi davranmaktan vazgeçelim ne var ne yoksa içimizde tüm biriktirdiklerimizi dile getirelim. korkmadan, çekinmeden. kırılmayı göze olarak. çünkü biriktirdikçe içten içe zehirli bir hal alıyor. 

dün sabahın bi vaktinde yukardaki cümleleri yazıverip, günün yoğun geçeceğini de hesaba katarak biraz uyumaya çalıştım. yaklaşık bi saat çok derin olmasa da enteresanlı rüyalara daldım. derken yine uyandım ve Meera Hashimato’nun Sanatın Uyanışı kitabını okumaya devam ettim. Şiddetle tavsiye ederim. Ben yine çok sevdim. Sevgili Meera keşke yakalayabilseydim seni bu hayatta dedim kitabın sayfaları arasında akarken. çok değil geçtiğimiz şubat ayında kaybettik Meera’yı. ah dedim halbuki ben daha Hindistan’a yanına gelecektim. belki başka bi hayatta karşılaşırız, ben niyetimi ortaya koydum. seninle buluşcaz bambaşka bi evrende 🙂 

kitap okuma faslından sonra yoga pratiğimi yaptım ve biraz içimdeki Kali sakinledi. tam sakinleşmese de, beni neyin tetiklediğini araştırıyorum içimde. belki dolunay , gökyüzündeki haller, belki de bambaşka şeyler. lakin duygular her an tetikteler. gün içinde dahi binbir türlü ruh haline geçiş yapıyoruz, arada dengeler şaşırabiliyor, devreler yanıyor. sonunda her şey geçiyor. an be an hayat değişiyor. 

şu an yine mutfaktayım, öğleden sonra onbeşkırküç. hava berrak, masmavi bulutsuz gökyüzü. karşımdaki apartmanların arkasında uzanan dağlar. bu kadar yakın görünüyorlar halbuki çok uzaktalar, bi koşup gelsem hissi yaratıyor burdan bakınca. bir kaç çocuk oyun oynuyor parkta, ağaçların arasında. yeşilin her tonuyla sarının her tonu birbirine karışmış durumda. tam karşımdaki apartmanın dördüncü katında bir kadın balkon camlarını siliyor, belki içinden bi türkü de tüttürüyor. lolakızım her zamanki gibi yanı başımda gözlerini dikmiş bana bakıyor. 

ve hayat işte böyle akıp gidiyor. 

birazdan stüdyoya gitcem izbanla 🙂 toplu taşıma ve bisiklete terfi ettim kaza yapınca, arabamı dün sanayiye bıraktım. iyi de oldu aslında. sebep oldu bisiklet ve izban kullanmama. daha az araba kullanmaya karar verdim bundan sonra. her şey bişeylere vesile oluyor bu hayatta…

Hoşça bakın zatınıza,

Hoşça bakın cümle kainata…

Aşk’la, 

Jehan Barbur-Yeni Hayat

Dolunay 

mutfak. evin en sevdiğim yeri, evde olduğum zamanların çoğunu geçirdiğim yuvamın kalbi. yazılarımın çoğunu da burda yazıyorum, burdan sesleniyorum sizlere genelde. yemek yapmayı da sevdiğim için, mutfağın ayrı yeri. stüdyodan çıkıp yeni eve geldim sayılır, oysa mavibahçe’ye gidip kepler soşıl haus’taki canlı caz performansını dinleyecektim, tam arabayı park ettim içimden bişi yükseldi, gitme diye. artık bu tür şeyleri sorgulamadığım ve iç güdülerimi dinlemeye kendime söz verdiğim için, eve döndüm. 

tüm gün de , ha şimdi yazayım, ha sonra yazayım derken araya bi sürü şey girdi yazamadım bir türlü. gün içinde fırsat bulup yazsaydım bambaşka şeyler yazmış olacaktım halbuki.

neyse yazamayışımın da vardır illa bi sebebi. tesadüf değil ya hiç bişi.. şu an yazmam gerekiyormuş demek ki.

lola yanıbaşımda, yerde sere serpe uzanmış, koca gözlerini bana dikmiş izliyor dikkatli dikkatli. göbeğini de yaymış , pamuk pamuk insanın yiyesi geliyor yani. kısırlaştırdığımdan beri kilo aldı, yemek yemek tek derdi. aç sürekli, ne zaman mama yiyecek onu bekliyor. arada bi coşuyor, pati atıp kaçıyor, oyun istiyor lakin bi kaç tur kovaladıktan sonra nefes nefese kalıyor bu sefer de hırlamaya başlıyor, yoruldum ben kovalama beni hırlamaları. iyi ki geçen sene sokaktan alıp eve getirmişim, iyi ki evlat edinmişim. öyle güzel ki, bir de gerçekten uslu bi kız benimki. siz de sokaktan evlat edinin, çok iyi geliyor , evin neşesi, şapşiki. yerinden kalktı, esnedi dibime geldi şimdi, sürtünüp duruyor, yani sev beni diyor kendisi… 

herkesin sevmeye, sevilmeye, ilgi görmeye ihtiyacı var. ben de ona sen de sev beni dedim, kucağıma aldım ama kime diyom, kendi derdinde, mır mır mır…

bu akşam dolunay gecesi. tam yirmibirkırkbeşte gerçekleşti. yaptık mı ritüelleri ? sizleri bilmem ama ben yaptım, yin&yang dersime gelen üyelere de yaptırdım üstüne. oh mis. arınalım dolunayın muhteşem etkisiyle. bu dolunay enerjisinin konusu öfke. koç burcunda, güneş de terazi de olunca , terazi koç karşı karşıya 🙂 merak etmeyin ama, güzel enerjiler var etrafta. sadece yargılamadan, etiketlemeden izlemek gerekiyor sabırla. kimimiz için bu aralar zor gibi görünse de ferahlık var sonunda. yaratıcılığımızı kullanma zamanları, koç sabırsız ve aceleci lakin terazi onu dengeliyor bu süreçte. astrolojiye meraklıysanız Juno’yu da öneririm. juno astroloji çok harika yazılar paylaşıyor, insan hah işte tam da bu diyor okuyunca. tabii astrolojiyle hiç ilginiz yoksa ama bi haller içindeyseniz ve anlam veremiyorsanız hatta farkında dahi değilseniz yükselen hislerinizin, ve halinizden de memunsanız, geçiniz yukardaki cümlelerimi… 🙂 lakin gökyüzündeki olaylar önemli. 

gün içinde bu yazıyı yazmış olsaydım sizlere sabah kahvaltı da yaptığım muhteşemli menemen tarifini verecektim. birazcık uydurma lakin çok lezzetli oldu. zaten ne zaman böyle sallamasyon bişiler yapsam hep güzel oluyor, enteresan yani. sonra yine yapmaya niyetlendiğimde ayy nasıl yapmıştım diyorum,unutuyorum yazmayınca. tarifini yazmayayım şimdi mağlum vakit geç oldu ve kalkıp gecenin bu vaktinde yapmayacağınıza göre tarifi isteyenler elektronik posta yollasınlar bana, parmak yeme garantili 🙂 

dolunaydan menemene yaptığım geçişten sonra ben dahi şu an yazının yönünü tayin edemedim. 

zaten uyuma vaktim de geldi sayılır, azcık kitap karıştırıp, kendimi garip rüyalarımın koynuna bırakmayı planlıyorum. bu aralar rüyalarım da coştular, her sabah uyanınca yazacağım diyorum, yoga pratiğimi yaptıktan sonra aklımdan uçuyor, tek hatırlayabildiğim vayyy be dün gece yine ekşınlı bi olaylar zinciri içindeydim oluyor, bakalım hayra yoralım, hayırlı olsun. 

hepinize keyifli dolunaylar, hayırlı rüyalar diliyorum. 

kocaman öpüp sarılıyorum. 

tüm kalbim ve sevgimle…