Gündelik*

Sabah erkenden uyandım, çünkü erkenden uyumuştum dün gece. Salı gecesinden ruhumu, bedenimi ve zihnimi ele geçiren, nereden hortladığını şu an tam olarak bilemediğim ‘korku’ duygusu her yerimi kapladı sanki.

Salı gecesi tam bir kabustu. Karabasanlar, yatağımda Lola’nın patilerini hissederek gecenin bir vakti uyandım ve Lola’nın bırakın yatakta yanımda, odada dahi olmadığını farkederek fırlayıp evdeki tüm ışıkları yaktım ve uyuyamadım. Bu döngü Çarşamba gecesi de tekrarladı. Uykusuz gecelerin ardı sersem sabahlar malum…,

Ve dün gece iki kadeh şarabın kollarına bıraktım kendimi, belki şarap korkumu alır da uyuyabilirim düşüncesi. Ve nitekim kırmızı, damağımda keyifli bir tat bırakan iki kadeh şarap şifa oldu ve gece 10 da uyku zilleri çalmaya başladı ve bunu fırsat bilip yatağın üzerine bıraktım tüm bedenimi…, ama yine de tedbirimi aldım, tüm ışıkları açık bıraktım.

Sabah erken uyandım dedim ya yukarıda erken yat erken kalk düsturuna uydu . Erken kalkan yol alırmış özlü atasözümüze de uygun olarak da akıyor şu an gün.

Rutinim olan; uyanır uyanmaz ,oil pulling ( 15 dakika) , udhiyana bandha ( 5 kere) , yarım litre sirkeli su , watzap gruplarına gönderdiğim günün yazısı ritüelini de tamamlayıp , giyinip organik pazara gittim.

İzmir Büyükşehir’den gelen bir ekip etrafta fotoğraflar çekiyordu. Benim de fotoğrafımı çektiler, bir elimde hediye ettikleri kağıt poşet diğer elimde üç tane armutla. Gülümsedim ve klik sesiyle meşhur olma yolunda ilk adımı attım :)))) herhalde güzel çıkmışımdır.

Biraz yeşillik, meyve aldıktan sonra sabah kahvesi içmek için bir kafeye oturdum. Elimde Suzan Defter. İlk sayfaları okumaya yeni başladım. Lakin arkamda oturan iki heyecanlı erkek kitap keyfimin arasına girdi. Şöyle ki; nasıl yüksek sesle konuşmak , nasıl da her dakika seslerinin desibelini arttırarak bir gece önce neler yaptıklarını anlatmak. Yok konsantrasyonum bozuldu. Çaktırmadan kulak misafiri dahi olamadım yani, bildiğin herkes onları dinliyordu sanki. Kafede olan onca insanın sesi yok bir o iki arkadaş var. Sinir oldum ne yalan söyleyeyim. Arkama dönüp bir şeyler söylememek için zor tuttum kendimi. Ve kitabı bıraktım, kulağıma da kulaklıkları taktım yazının koynuna bıraktım parmaklarımı. Bu küçücük telefon ekranına sağ elimin işaret parmağıyla klavyedeki harflerin üzerinde dans ediyorum. Lakin birazdan parmağım uyuşacak biliyorum. Böyle çift elle ve bir çok parmakla telefon klavyesi kullanan insanlara özenmiyor değilim , ders mi alsam acaba :)))

……….

Günüm kafede geçmedi tabii. Gerçi bir gün sabah erken uyanıp bi kafeye çöreklenip geleni geçeni izleyeceğim akşama kadar, öyle boş boş izlemek değil herhalde, gözlem diyelim ya da gözetlemek 🙂 Pardon tükkanı kapatıyoruz cümlesini duyunca kalkarım. Değişik bi tecrübe olur , kesin…

Urla’ya gidecektim bugün Berrin’in yanına. Niyetim o yönde olsa da , garip bi karın ağrısı ve arada gelen mide bulantısıyla vazgeçtim gitmekten. Berrin’e de yazdım, onların da koşturmacası varmış zaten. Ama yine de bi yanım gidemediğim için suçlu hissetti. Bu günlerde destek arıyor insan sevdiği biri bu dünyadan göçtüğü günlerde. Berrin babasını kaybetti. Salı günüydü. Sabah uyanıp Zeytinalanı’na gittim cenaze için, ama özellikle Berrin için. Defne Hoca’m yazmıştı sanırım bir yazısında ; ‘ İnsan özellikle en sevdiklerini kaybedince desteğe ihtiyaç duyuyor ve cenazelere mutlaka gitmeli insan ‘ gibisinden bir cümleydi bire bir aynısı olmasa da. O cümleyi okuduğumda boğazım düğümlenmişti. Lakin ölüm , hayat ikilisi çok acayip hisler uyandırıyor. Üzgün olmanın ötesinde bazı şeyler. Çünkü bambaşka bir gerçek var görünenin ötesinde. Yani hiç bir şey göründüğü gibi değil esasında. Bizler bile,

…..

Evdeyim. Sense8 in son final bölümünü izledim heyecanla, kahkahalarla ve gözyaşlarıyla. İzlediğim en iyi dizilerdendi diyebilirim. Son bölüm olduğunu bilmek acayipti sanki izlerken hiç bitmesin istedim. Kaç kere durdurup durdurup başa sarıp sahne ve replikleri tekrar tekrar izledim. Çok etkileyici sahneler ve replikler vardı diğer tüm bölümlerde olduğu gibi. Ama şahaneli bi sonla bitti… Her şeyin bir sonu vardı değil mi?

…..

Balkonu güzelce yıkadım. Suyla oynadım biraz iyi geldi. Balkondaki masayı zeytinyağı ile güzelce yağladım. Üstüne örtüsünü örtüp mumları yerleştirdim. Kitabımı da aldım , mumları yaktım. Arkada da çalan keyifli bir müzik listesi eşliğinde , geç kalmış olsam da bu sene balkon sezonunu açtım. Hava sıcakladı buralarda iyiden iyiye, içerde sauna etkisi. Balkon güzel, balkon sefası hep güzeldir değil mi?

Bir kaç sayfa okuduktan sonra, yine dürttü içim. Şu sabah başladığın ve yarım kalan yazını bitir diye. Yarım kalması rahatsız ediyor beni. Böyle eksik bişiler yapıyormuşum hissi , başladığım işi bitirmeliyim sorumluluğu sanki. Zaten uzun zaman olmuş yazmayalı .

Daha çok çok çok yaz Pelo, her gün yaz Pelo , içimin sesi . Esasında hepsi iç’tenliğimin ifadesi, ah bu iç… İçimi ne kadar dökebilirim ki , ne kadarını yani? Hangi birini? Onun yüzünden uzunca susmalarım belki. Hiç bir şey olmadığından değil, bazen nerden başlayacağımı bilemememden.

….

Hafta sonu yine bir yoga eğitimim var. Yani bu gece erken yatıp erken uyanmalı yarına. Bakalım bu gece uyku serüvenim nasıl olacak? Kocaman kadın oldum, anne ben çok korkuyorum bu ara gelip yanımda yatsana desem de kilometreler var aramızda…,

Sağlıcakla,

Aşk’la

En derinden hislerim ve Kalbimle…

Güzellikler aksın yüreğinize🎈

Gündelik-Burcu Tatlıses

Reklamlar

Salomi*

ayın gümüşü

çakıl taşlı sokak üzerine

yayıldı

ve vahşi Anna

Foti olarak

ayağa kalktı

Dışarı çıktı ve dans etti

ve büyüledi tüm erkekleri

o dans çemberi

ve foti’nin kalbi

ilk kez yanacak

bir kağıt parçası gibi

eğer Salome ağlarsa

affetme tutkusuyla

o özgür olacak

fakat ağır tacında

yakut ve kan

birbirine karışacak

ve foti’nin kalbi

ilk kez yanacak

bir kağıt parçası gibi

Son bir haftadan beri dönüp dolaşıp dinlediğim , sözlerini hiç anlamadığım Yunanca şarkının niye beni bu kadar ele geçirdiğini, google dan araştırınca sözlerini anladım tabii ki.

Ve aklımdan , kalbimden hep aynı şeyler geçti.

“Sanrılarımız , sancılarımız, korkularımız, endişelerimiz, kaygılarımız, hep bi yerlere yetişme telaşımız, dünyayı kendimizce hep bi kurtarma çabamız, zaman’la yarışımız, alelacele işlerimiz, artık birbirimizi hissetmeyişlerimiz, hırslarımız, öfkelerimiz, gölge taraflarımızı kabul etmeyişimiz… Dinlemeyi bilmeyişimiz, anlayıştan kıt , incelikten yoksun hallerimiz… Halbuki bi an durup düşünsek insanlık hallerimizi, bir an hayatın akışına bıraksak kendimizi, olduğu gibi, olduğun gibi, olduğumuz gibi… Toplasak ceplerimize güneşi, kaldırsak başımızı gökyüzüne ve çeksek en derinden bi nefes göğe doğru, gülümseyebilsek yürekten… Samimiyeti, içtenliği her an yakalayabilsek. Bencilliklerimizi bir kenara bıraksak… An’ı yakalayıp ucundan arkasından gitsek, hesapları, kitapları unutsak. Geçmişi, geleceği, gelmemişi salıversek , Şimdi’yi yaşasak en bi kocaman tebessümle içimizden yükselen… Nereden geldiğimiz, kim olduğumuz, ırkımız, dinimiz, cinsiyetimiz bu kurmacalar içinde boğulmasak… İnsan’ız en nihayetinde… İnsan olmayı başarabilsek… İyi niyetleri, umudu, Aşk’ı besleyebilsek… Bir çocuk saflığında ve neşesinde ve özünde kalabilsek…”

Niyetimle,

Kalbimle…

PeloKız

Salomi

Beni Sen İnandır*

Çizdim kendi aklımca

Hayatın resmini

Bir şey bilmezdim aslında

Karıştırdım tüm renkleri

Hata yaptım tabi

Herkes başka bir şeyden

Kaçırmış kendini

Bazen yaşlı gözlerle

Kabullenmiş gerçekleri

Bazen memnun gibi

Artık çok uzaklaştım

En çokta kendimden

Evden, senden

Göçmen kuşlar gibi

Çok geç kaldığım halde

Solmuş resimlerde

Kaç yıl geçmiş

Hala güzel durur

Küçükken çok inanmıştım

Eğer çok istersen

Her şey mümkün

İnanmak zor değil

Hikayem senle başlardı

Senle devam etsin

Beni seni inandır

Az önce Spotify’dan öylesine karışık dinlediğim bir listeden Pinhani’nin bu şarkısına denk geldim. Sözlerini arattım hemen google dan, hem şarkıyı dinleyip hem sözlerini okudum defalarca içimden. İçime içime aktı her bir sözü.

Ara ara taktığım şarkılar oluyor. Bimilyonkez dön başa sar allah sar, dinle yapıyorum. Yani sanırım şarkının duygu durumumla paralel giden hep bir şeyi oluyor. Yoksa niye takayım değil mi yani? Deli miyim ben bozuk plak gibi. Bilmiyorum deliyimdir belki de, hem bence delilik güzel bir şey. Yani düşünsenize en büyük özgürlük. Ne yapsan ne etsen hoş karşılanıyorsun. “Delidir ne yapsa yeridir” diye özlü bir sözümüz bile var . Ohh mis gibi. Neyse konumuz bu değildi aslında, çok dağılmayayım yine. Ama delilik mevzusuyla başka bir yazımda karşına çıkarsam şaşırma 😉

Şarkıya ve sözlerine geri dönecek olursam , beni vuran “beni sen inandır” yani şarkıya ismini veren cümle. İnsan kendine niçin inanamıyor? Niçin içimizdeki gücün, özümüzün bunca farkında değiliz. ? Niye uzağız kendimize bunca? Niçin sürekli dışardan bir onay , bir kabullenme görme isteği? Başka mercilerden alacağın onay, kabul, destek her şeyi çözüyor mu yani? Bu kadar önemli mi dışardan gelen herşey?

Sen kendinin , içinin, gücünün, özünün, ruhunun, zihninin ne kadar yakınındasın? Başka biri ‘sen başarısızsın, sen yetersizsin, sen çikinsin….’ dese ne değişir ki? Ya da bunun tam tersi. ‘ Ne kadar şahanelisin, ne kadan da güzelsin, özelsin, başarılısın….’ dese içindeki gerçek birden aydınlanacak mı?

Niçin sürekli bi yetersiz görme hali kendimizde? Hep bir eksiklik duygusu. Ne yaparsan yap, hep bir şeyler eksik hissi. Yarım kalan bir şeyler var gibi. Üstüne suçluluk , üstüne kendini dar ağacında sallandırma, en büyük yargıç kendimize…

Şarkıda da dillendirildiği gibi, ben de hayatın resmini kendimce bir zamanlar çizmiştim. Burdan hoop Defne Suman Hoca’mın bir yazısı geliyor hemen aklıma. Hayat ne ki ? Ne bekliyordum, ne umuyordum, ne ettim ne buldum… şimdi neredeyim, nereye gidiyorum? Hayallerim miydi hayat? Umutlarım mıydı? Ve gerçekleşmesini beklediğim diğer şeylerin toplamı mıydı hayat? Yaşadığım her an’ın toplamı mı yoksa? Yoksa ‘hayat’ genel geçer bir şey miydi? Kimseye ait olmayan , tutulamayan, görülemeyen, belki de sadece hissedilebilen bir şeydi hayat…,

Renkleri de karıştırdığım çok oldu tabii, hatta renk körlüğü yaşadığım günler de oldu, gözlerimin hiç görmediği, göremediği günler de. Çok hata da yaptım . ‘Hata’ yani kendimce . Yoksa bu da ayrı bir mevzu değil mi? Kime göre neye göre ‘doğru, yanlış, hata’ di mi güzel kardeşim?

Gördüğün üzere kafa bi hayli karışık bu aralar, sanırım 16 Şubat’taki Güneş Tutulması’nın etkisi. Yoksa Sevgililer Günü’nün etkisi mi :))

Samimiyetle bişi itiraf etcem izninizle. Yani iyi ki bu hallerimizin hep bi sebebi var, yoksa hapı yutmuş muyduk ? “Ayy bugün çok fenalıyım , eskiler aklıma gelip duruyor, ağlamaklıyım, kalbim sıkışıyor, hüzünlüyüm, zaten rüyalarım da aacayipleşti… ” ” Haberin yok heralde, bunlar çok doğal bu süreçte, gökyüzü coşmuş anacım, şu gezegenle bu gezegen ters açıdaymış, Merkür sanırım hep retroda zaten, üstüne bir de kırmızı çadırdaysan ya da yaklaşıyorsa , hep bunlardan yani, başka bi sebebi yok” .

Yani “yoga” yoluna boşuna girmedim elbette. Tesadüf de değildi. Ve hayatımdaki en büyük iyi ki. Annemin kulaklarını çınlatma vakti şimdi; ” Eee onca yoga yapıyorsun bir de” dilinden düşmüyor sağolsun 🙂 Anneme göre yoga yaptığım , yoga paylaştığım için artık gözünde nasıl bir yere ulaştıysam , sinirlerimin, öfkelerimin, korkularımın, endişelerimin hepsinin uçup gittiğini düşünüyor, buna inanmış kendi hikayesinde. Sükünet, huzur her yerimde dört bi köşemde. Eee onca yoga yapıyorum 🙂 Ahhh Vico’cum (annem) öyle kolay olsaydı keşke… Şu an burada olmaz büyük ihtimalle Buda’nın yanında olurdum başka bir alemde.

Neyse ne diyordum, ben yoga yaparken ben değilim. ( Reklam şeysi gibi oldu 🙂 Yoga halim boyunca o anlar , o saniyeler, nefeslerimin en küçük hücreme kadar dolması, bambaşka bir diyara yolculuk yapıyormuşum hissi , şahaneli tabii ki. Yoga kafası diye bir geyik de var toplum arasında. Gerçekten var bence de. Yoga yaparak kafa oluyor bence insan. Yani en azından ben öyle oluyorum. 🙂 Önemli olan o hali koruyabilmek. Ama başka bir şarkıyla cevap vermem gerekirse Mabel’den ” Öyle Kolaysa” gelsin o vakit. Öyle kolay olmuyor işte.

Sanırım yazıyı bir yere bağlayamayacağım sevgili okur.

Sen iyisi mi, kendini kendine inandır. Güç sende. Gökkuşağı görmek isteyen, ıslanmayı da göze almalı değil mi ?

Sevgimle

Pelokız

Beni Sen İnandır*

Adını Sen Koy*

Ayrılıkları hiç bir zaman sevmedim. Hele zorunlu ayrılık’lara isyan edesim var. Bilmiyorum nedenini, özellikle kal’an bensem. Yeri değişmeyene, kalana daha çok koyuyor gibi ayrılıklar. Belki uzun süreden beri yalnız yaşadığım içindir , evime biri gelince çok mutlanıyorum, evi bir neşe sarıyor sanki, evin ruhuyla birlikte benim ruhum da değişiyor. Evde birinin varlığı bana huzur veriyor. Eve vardığımda kapıyı açan birinin olması, ya da iki kelimenin belini bükebileceğin, günün kritiğini , içindeki okyanusu anlatabileceğin , dedikodu yapabileceğin , birlikte kahvaltı yapıp yemek yiyebileceğin birinin olması ne kadar kıymetli, ne kadar anlamlı, ne kadar güzel farkında mısın?

Çünkü paylaşmak güzel, çünkü seni anlayabilen birilerinin olması güzel, çünkü dertleşmek güzel , çünkü gülmek , geyik yapabilmek güzel birlikte…,

Ablamı az önce yolculadım. O havaalanına varmak için Havaş’a bindiğinde her yerimi hüzün kapladı, tam da o sırada yağmur başladı, boğazım düğümlendi, böğürerek ağlamak istedim, abla gitmeme şansın olabilseydi demek istedim annesi işe giderken annesinin arkasından ağlayan çocuklar gibi, ağlayamadım taa ki arabaya binip stüdyonun yolunu tutana kadar. Biz çok uzun yıllardan beri ayrıyız, gayrıyız ailemle. Benim için kocaman on yedi yıl. Ve sanırım yaş alıp , bir takım şeylere bakışın değişince , duyguların da düşüncelerin de haliyle değişiyor. Özlem çok ağır basıyor özellikle son yıllarda.

Özlem hem çok güzel hem çok yaman bir duygu benim için. Adını koyamadığım garip hallere sokuyor beni zalım ‘özlem’ 🙂

Senin de çok özlediğin birileri oluyor mu? Özlem çok ağır basıyor mu bazen? Özlemek senin için nasıl bir şey? Benim için zalım olduğu kesin 🙂 İçinde neler değişiyor özleyince? Birini özlemek , özlemek ve yine özlemek.., beklemek sonra, hayatın, zamanın izin verdiği zamanları kovalamak, beklemek kavuşmayı, kavuşma zamanı yaklaşınca heyecan sarması her yeri, heyecanla birlikte kavuşmanın coşkusu sonra, lunaparka giderken bir çocuk nasıl mutlanıyorsa, öyle bir mutlulukla geliyor kavuşma duygusu, sonra yine mecburi ayrılık vakti sonra yine aynı döngü tekrarlanıyor kendi hikayelerimizde.

Şair’in dediği gibi “İnsanlığımız özleyişlerimizle alımlı, Yaşantımız özlemlerle güzel”.

Ve tabii ki özlemek ‘sevmeye, sevebilmeye dair”.

Stüdyo’da şu an hamile yogası eğitmenlik eğitimi var. Ben de bir taraftan duygu selimin içinde yüzüyorum, bir taraftan pencereden dışarıyı izliyor ve karşımda duran şahaneli gökkuşağına hayranlıkla bakıyorum, kulağıma fısıldanan arka fonda çalan müziklere eşlik ediyorum. Arada durup yazmaya devam ediyorum.

Madem dün başladım yine yazmaya arkası gelsin bundan sonra.

Niyetim her gün yayınlama fırsatım olmasa da, her gün yazmak deftere, kağıda, telefonun notlar kısmına.

Geldiği gibi öylece, ne gelirse…

Sevgimle,

Adını Sen Koy*

Her Neyse

Karşıyaka’da bir ara sokakta Celile adlı bir kafedeyim. Burası çok keyifli bir yer. Sokakta sağlı sollu yükselen sevimsiz binaların aksine Celile gayet sevimli. Aslında burası ikinci el ürünlerin de satıldığı konseptini kafeyle birleştiren, incelikle, zevkle dekore edilmiş minik sıcacık bir durak yeri. Sanki bambaşka bir zaman alemi. Zamanda yolculuk misali.

Karşımda duran tuğla duvarda ( ki çok severim) ilkokul yıllarımdakinin aynısı bir kara tahta. Sizin de var mı anılarınızda kara tahta? Varsa şayet neden bahsettiğimi gayet iyi anladınız 🙂 Kara tahtanın sol köşesinde ; ders iki nokta üst üste Matematik yazıyor, beyaz tebeşirle. Altında da bir artı bir eşittir soru işareti, iki artı iki eşittir soru işareti böyle taaa dokuz artı dokuza kadar devam eden bir sayılar dizisi var. Tahtanın en tepesinde ” konuşanları Hoca’ya süyleyecem” yazıyor 🙂 ayrıca ” İp Atlayanlar” ” Okuldan Kaçanlar” “Konuşanlar” kategorilerinde Sakine’den Ahmet’e Recep’ten Rojda’ya uzanan bir isim listesi mevcut. Gözümü alamıyorum kara tahtadan, yedi sekiz dokuz yaşlarımdaki minik Pelin’e ve Diyarbakır’daki ilkokuluma, ordaki arkadaşlarıma gidiyorum. Ne acayip değil mi bir kara tahtanın zihnimdeki, ruhumdaki mührü? Arkadaşlarım kim bilir nerde ? 34 yaşındaki Pelokız minik Pelin’e el sallıyor 😉

Fonda Leman Sam ve Vedat Sakman usul usul inceden inceye kalpten kalbe söylüyorlar. Hem de en sevdiğim şarkılardan birini. Herneyse…

Hava yağmurlu, gök gri İzmir şehrinde. Ve tam da bu havada böyle bir kafeden sesleniyorum sizlere. Ablamı beklerken vakit geçiriyorum kendimle, içimle. Ablam dün gece geldi , kavuştuk yine. Şimdi de kendisi kuaförde, ben de o işini hallederken uzun zamandan beri yazmadığımı bilerek parmaklarımın pasını attırmak için oturdum ve etrafı izlemeye başladım ve derken cümleler taaruz etmeye başladı. Hadi Pelo yazarsın diye kendimi gazladım. Ve işte yazmaya başladım. Yani buraya kadar sıkılmadan okuduysan paçayı yırttım, pası attım demektir 🙂

Günün geri kalanında bambaşka bir yazıyla devam ederim belki. Bekle beni. Buluşalım yine gönlümüzün birbirine değdiği satırlarda. Bir artı bir eşittir iki…,

Her Neyse

Haberin Var mı?

Kendimle ve hayatla ilgili çözemediğim , hala cevabını bulamadığım tonlarca soru var hem zihin alemimde hem de kalbi derinlerimde….

Belki ölene dek cevabını arayıp duracağım, belki bir gün tüm cevapsız sorular yanıtlanacak , belki de cevapsız sorular hanemde öylece boyunları bükük kalacaklar. Başka bir alemde bambaşka bir ruhla ve bedenle cevaplar yerini bulacak. Bilmiyorum… henüz,

Bilmediğim şeyler o kadar çok ki… bilemediğim, her gün yanıldığım, her yeni günle bambaşka duygulara savrulduğum, belki yeniden yeniden doğup, yeniden yeniden keşifler için yola çıktığım…bildiğim her şeyi topyekün unutmak istediğim. Akıl tutulması, ruh üşümesi yaşadığım onlarca andan haberin var mı?

Kimilerine göre anlamsız, saçma sapan sorularım var … evet saçma evet sapan… sana göre öyle de bana göre öyle mi? Soruyorsam, sorguluyorsam illa ki var bi sebebim, illa ki var bi çözüm arayış nedenim.

Dünyanın tüm yükünü, acısını, sancısını omuzlarımda hissettiğim günler var mesela. Evladını kaybetmiş bir annenin feryatlarının içimi delip geçmişliği var, yardım etmek istediğim ama ulaşamadığım insanlar var, ruhunu öpmek istediğim ama öpemediğim ruhlar var, ölesiye sessiz sessiz ağladığım günler var mesela, oldurmaya çalıştığım ama bir türlü olduramadığım ilişkilerim var… Derin yaralarım var, her üfleyişte canımın acısının dindiği anlar var. Çözdüğümü zannedip çözemediğim gönül meselelerim var… var da var da senin haberin var mı?

Özlemlerim var benim, umutlarım, hayallerim var… beklentilerim de var evet, beklentisiz bi hayat en güzeli biliyorum ama henüz o aşamaya gelemiyorum. Belki bir gün…

Şarkılarım var benim, dilekler tuttuğum, arada özlemle andığım, arada eski bi fotoğraf karesine mühürlediğim, ya da belki bi kokunun içine içine söylediğim.., haberin var mı senin?

Aşk’tan ,tutkudan, vicdandan, insan olmanın ne demek olduğundan? Monoton bi hayata sıkışıp kalmış bunca adem ve havva’nın niye bir türlü içindeki boşluğu dolduramadığından haberin var mı senin?

Neden artık birbirimize dokunamadığımızdan? Dokununca elimiz yanmıyor artık yüreğimiz de yanıyor farkında mısın?

Nerede o eski aşklar, anlayışlar? Nerede samimiyet? Nerede kaldı yardıma ihtiyacı olana el uzatmak? Nerede koptu ipler? Nereye savrulduk hepimiz? Nerede kaldı ‘biz’ ? Bizi niçin hep ayrıştırmak, ayırmak ve ötekileştirmek istiyorlar? Bir an durup hiç düşündün mü?

Haberin var mı içinde olan bitenden? Duygularından haberin var mı?

Haberin var mı hissizleştiğin an aslında öldüğünden…

Espavo Doktor Ece…

Hayat ; ey hayat sen hem ne güzel hem ne yamansın. Kimimize bazen belli ki çok çok ağırsın…

Bir hastanenin acil servisinde beklerken kaleme almak da varmış; gencecik bir çocuk doktoru asistanının intihar etmesine sebep her neyse , belli ki son çare hayatını sonlandırmakta görmüş. Kendini ölümün kollarına bırakmış. Dokuzuncu kattan kendini sonsuz boşluğa bırakıvermiş, arkadaşlarının elleri ona yetişememiş.

Adana’ya geldim dün sabah. Ablamı görmeye, hasret gidermeye. Dün güzel bi gün geçirdik, eski Adana’yı dolaştık, gurmelerin çok övdüğü mekanlarda midemize bayram ettirdik. 

Bugün için de güzel planlarımız vardı. Ve işte hayat biz plan yaparken yine yukardan bize gülümsüyordu. Sabah uyandığımızda, ablamların ekibinden bir doktorun nöbete gitmediğini öğrendik. Ablamın telefonunda mesajlar son sürat akıyordu. Biz de dışarı çıkmak için hazırlanıyorduk. Nöbeti olan doktor arkadaşlarına ulaşamayınca seferber oldular. Aramalarına cevap vermiyordu. Ortalarda da yoktu. Ne bir ses ne de bir haber. Bir kısmı atlayıp evine gitmiş yanlarında polisle, kapıyı açmışlar, bir intihar mektubuyla karşılaşmışlar, derken aralarından biri çatıya çıkmayı düşünmüş, çatıda ölüme son hazırlığını yaparken bulmuşlar lakin engel olamamışlar. Bırakıvermiş gencecik bedenini toprak anaya doğru.

Ablamla hemen Aşkım Tüfekçi Hastanesi’nde bulduk kendimizi. Sevgili Ece’yi buraya getirmişler. Ablam ve tüm arkadaşları perişan, gözyaşları boncuk boncuk akıp yağmur tanelerine karışıyor. Ben şaşkın, ben düşünceli ben gözlemci…

Sivil polisler ifade peşinde, herkes ne olup ne bittiğini anlamaya daha doğrusu hayat enerjisiyle dopdolu bir insanın neden hayatına bir anda! son vermek istemesinin zihinsel mantıklı bi açıklamasını yapmaya, bir anlam bulmaya çalışıyorlar. Oysa ki çabaları nafile. Anlasanız ne olacak bu saatten sonra demek istiyorum ama susuyorum.

Ayakta durmaktan yorulup bi banka oturuyorum. Bir de bi tütün sarıyorum. Tütün sardığımı gören yanımdaki bankta oturan bi amca merakına yenilip soruyor;

“Pipo tütünü mü?”

“Hayır, normal tütün”. Dememle kendi hikayesinin ortasında buluyorum kendimi. Yeni ameliyat olduğunu ve türlü her şeyi hiç nefes almadan anlatıyor. Hiç bölmüyorum. Belli ki dertleşmeye ihtiyacı var deyip usul usul hikayesini kabul ediyorum. Pek memnun oluyor dinlememden, yüzünün ışığı geliyor sanki an be an anlatmaya devam ettikçe. Yağmur da bir yandan yağmaya devam ediyor. Hava gittikçe serinliyor. Bir üşüme hali geliyor. Ablam uzaktan beni izliyor, her şey yolunda mı bakışı atıyor. Bakışlarımızla anlaşıyoruz.

Ölüm meleğine meydan okuyup, kendi ölümünü süsleyen sevgili Ece’nin ailesi Antep’ten yetişiyor. Annesinin çığlıkları ve feryatları kulağımın dibinde gittikçe büyüyor. İçim eziliyor. Gözyaşlarım o ana kadar sabretmişlerdi lakin artık koyveriyorum ben de annesinin o acılı çaresiz sesiyle.

Mektubunda en çok annesinden özür dileyen sevgili Ece, nasıl koskocaman bir boşluk yarattığının farkında olmayacak belki de annesinin yüreğinin en derininde. 

Ölüm karşısında hepimiz biçare. 

Kararına saygı duymak dışında elimizden ne gelir. 

Seni hiç tanımamış olsam da, ablamın anlattıklarından tanımış kadar oldum. Gittiğin yerde yolun açık ve ışıklı olsun. 

Umarım bir gün bambaşka bir alemde buluşuruz ve uzun uzun konuşuruz. Yağmurlu bi günde gittin, belki yağmurlar seni sevdiklerine getirir. 

Toprağın bol olsun, başka bir annenin kollarında huzurla uyu , bizler gelene kadar oralar sana emanet. 

Ruhum ruhunu selamlar,

Espavo Doktor Ece….

Sevgimle…

Espavo* ; Atlantisliler birbirlerini karşılarken ve hatta ayrılıklarda da böyle selamlarlarmış. Espavo kendi gücüne adım attığın için teşekkürler demekmiş. 🙏🏼